<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ayan.Org</title>
	<atom:link href="http://ayan.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://ayan.org</link>
	<description>SİZİN HENÜZ BİLMEDİĞİNİZ BİR ŞEYLER</description>
	<lastBuildDate>Sun, 29 Apr 2012 09:12:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Aşk Mavi Kırmızı Kurtarmıyor!</title>
		<link>http://ayan.org/ask-mavi-kirmizi-kurtarmiyor/</link>
		<comments>http://ayan.org/ask-mavi-kirmizi-kurtarmiyor/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Apr 2012 09:11:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikren]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ayan.org/?p=82</guid>
		<description><![CDATA[Ne yazık ki sevgilerin boyları, türleri ve renkleri çok değişiktir. Etrafınızda arkadaşlarınız tarafından beğenilip onaylanmış, ailenizin sevip yanınızda görmek istediği kızlar kırmızı başlıklı kızlardır. Böylesi aşklar da kırmızıdır. Bir de, bir anda bir çift çocuksu bakışa sahip göze takılmak vardır ki bunlar mavidir. Kırmızı köşedeki boksörlere hayatınızı tek kalemde emanet edebilirken, mavi köşedeki sessiz kıza [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/ask-mavi.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-83" title="ask mavi" src="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/ask-mavi.jpg" alt="" width="357" height="500" /></a>Ne yazık ki sevgilerin boyları, türleri ve renkleri çok değişiktir.<br />
Etrafınızda arkadaşlarınız tarafından beğenilip onaylanmış, ailenizin sevip yanınızda görmek istediği kızlar kırmızı başlıklı kızlardır. Böylesi aşklar da kırmızıdır.<br />
Bir de, bir anda bir çift çocuksu bakışa sahip göze takılmak vardır ki bunlar mavidir.<br />
Kırmızı köşedeki boksörlere hayatınızı tek kalemde emanet edebilirken, mavi köşedeki sessiz kıza sadece, beyninizin slow şarkılarla yıkanmış gizli romantik köşelerindeki el ele tutuşmalarını, gazete kâğıtlarına sararak gizlice uzatabilirsiniz.<br />
Aşk mavidir ve kırmızı çoğu zaman kurtarmamaktadır.<br />
Renk körü olan insanlar, herkesin bildiği gibi kırmızı ve maviyi ayıramamaktadırlar.<br />
Bu kişiler kırmızıyı mavi sanıp peşinden büyük bir tutkuyla giderek hayatlarını harcarlar. Bu durum filmin sonuna kadar filmin güzelleşmesini bekleyen ve sonunda hayal kırıklığına uğrayanların durumudur.</p>
<p><span id="more-82"></span></p>
<p>Maviyi kırmızı sananlar ise ellerindeki son model bilgisayarlarla ceviz kırmaya çalışanlardır.<br />
Bir hayal, ona ulaşılamadığı sürece güzeldir.<br />
Genelde kadınlar hoş ama renk koru yaratıklardır. Renk körlüğü vücuda en az terli terli içilen soğuk su kadar zararlıdır.<br />
Dünya üstündeki sizin dostunuz olan kalp mütehassısları sürekli size tek eş, tek arkadaş hatta sürekli aşk önerirler. Bunun sebebi, onların mantıklarının bir kalp üstünde iki aşkın birden var olmasını kavrayamamalarıdır. Oysa ki bir kalp üstünde bilmem kaç tane kapakçık, içinden gecen bilmem kaç litre kan vardır. Ayrıca sıradan kalpli bir insan bile ayni anda hem vatanını, hem ülkesini, hem de kırmızı kutulu meşrubatını sevebilmektedir.</p>
<p>Ben renk ayrımlarını ilk kez, geri sayımın ortalarında yağmurlu ve siyah beyaz bir günde fark ettim. İnsanlar arasında mini etek, kısa kol ve birbirlerine çamur sıçratma modası hakimdi. İnsanlar kafalarını eğdikleri için gökkuşağının renklerini sadece su birikintilerinden seçebiliyorlardı. O sırada yağmurun iri damlaları üstüme tenezzül etmemekteydi.<br />
Bu arada ben, kolumda kırmızı başlıklı kız konuşlandırılmış olduğu halde, beynimin en bastırılmış köşelerine nişan alan gözlerle karşılaştım. Bir an acaba beni sever miydi diye düşündüm?<br />
Hemen sonra bilgisayar çağında mucizelere pek rastlanmadığı aklıma geldi.<br />
İnsan kolaylıkla engin maviye veremez kendini. Atamaz kendini giden geminin ardından, serde kırmızı vardır. Zaten yanına gider gitmez konuşulan ilk kelimede kaybolur mavinin büyüsü.<br />
Beraber olmayı teklif etmek zaten kolay değildir, çünkü soru eki <strong>mı</strong> ve <strong>mi </strong>ayrı mı yazılır bunu bilemezsiniz böylesi durumlarda.<br />
“Haydi bu son yeniden başlayışım olsun” şeklinde kandırmaya çalışırsınız kendinizi, <strong>yemez</strong>.<br />
Hem sonra çılgınlar gibi sevmek fiilinin geniş zamanı var mıdır ki? Gelecek zamanda kullanırken ne kadar dikkatli olabilirsiniz ki? Başınızdan onunla ilgili bir şey geçmese bile, sık sık onu ilk gördüğünüz yere ihtiyaç duyarsınız.<br />
Bu arada kırmızı başlıklı kız boş durmamakta ve size sorular sormaktadır: “Sevgilim senin gözlerin neden böyle başka tarafa bakıyor? Sevgilim senin ağzın neden bu kadar suskun? Sevgilim senin kulakların neden beni duymuyor?”<br />
Bu tedirgin sorular silsilesini “O BENİ ETKİLEDİĞİ İÇİN” şeklinde cevaplayamazsınız, böyle cevap verilmez. Çünkü bu aralar kendinizi Pinokyovari bir şekilde dört kapılı gardırop yapılmayı beklerken, ipsiz bir kukla olmuş yarı hammadde gibi hissedersiniz. Etrafınızda sizi insana çevirecek bir peri ya da insancıl düşünce yoktur. Trene bakar gibi gözlerinizi uzaklara kaçırırsınız, uzaklarda,güneşin ufukta kaybolduğu bir yerlerde siz de kaybolur gidersiniz.<br />
Tanrıya inanır mısınız? İlk bakışta aşka inanır mısınız? Bir kızın çok yakınlarına kadar yaklaşıp ona bakamamaya inanır mısınız? Peki o kız için hayatımın geri kalanını çöpe atardım desem bana inanır mısınız?<br />
Aniden gördüğünüz çocuksu gözler yakışıklı prensten daha mı kuvvetlidirler ki hiç öpmeden uyandırırlar sizi uykunuzdan? Tek eş, tek aşk, tek kadın kelimelerini öyle çok sarf etmişsinizdir ki, tükürdüğünüzü yalayamazsınız.<br />
Birileri sizi anlamaya çalışacaklar. Ancak o kadar yorgun olacaksınız ki, onlara neyin ne olduğunu anlatamayacaksınız. Belki son gücünüzle fısıldamaya çalışacaksınız, ancak kimsecikler fısıltınızı duyabilecek kadar yaklaşmayacaklar size. Başınıza kötü bir şey gelirse “biz sana dememiş miydik” diyecekler. Bunu da siz duymayacaksınız.<br />
Mavi bazen dışarıda yağan yağmurdur.<br />
Geceleri kırmızı başlıklı kızla geçirilen saatlerde, yağmurun sesini duyarsınız. Size yağmur yağmadığı söylenir. Bulutların hormonal bozukluğu olan <strong>romantik</strong>siz şekillerinden bahsedilir size. Yağmur gökkuşaksız karanlıklar içinde durduktan sonra bile, konuşulanlara, dostlara, kurallara ve yasaklara rağmen elinizi cama koyduğunuzda yağmuru hissedebilirsiniz. Bu açık açık söylenmedikçe kimsede alerji yapmaz ve kimseyi kaşındırmaz. Gözlerinizde biriken yaşların etraftaki insanlar tarafından fark edilmemesi için odanın içinde hemen o anda yağmasını dilersiniz.<br />
Mavi rengi taşıdığından haberi olmayan kişilerle kalabalıkta yalnızlık yaşarsınız. Beraber oturduğunuz masaya adını ya da gözlerindeki ifadeyi kazımak istersiniz. Şansızlık bu ya, yanınızda bu iş için yapılmış konvansiyonel bir alet yoktur.<br />
Güneş denize vurmakta, deniz güneşe vuramamaktadır.<br />
Kendinizi tıpkı antika saatler gibi hissedersiniz. Tikdüze, takdüze, tekdüze… İçinizde sürekli zararsız bir akrep taşıyor ve asla rahat edemiyorsunuz. Aynı milin etrafında saatler, günler ve seneler boyu dönüp duruyorsunuz.<br />
Ya bir gün yalnız kalırsam sorusu değildir kırmızı başlıklı kızı bırakmanıza engel olan… Ancak yine de mavi sürgün adına yalnız kalmayı göze alamaz insan. Sonuçta kırmızı başlıklı kızınız siz atla deseniz, kısa bir yolculuktan sonra Amerika Empire State Building binasından atar kendini.<br />
Böyle bir insanı değil aldatmak, şaşırtmak bile gelmez insanın içinden.<br />
Sonuçta mavi ne kadar güzel olursa olsun bahaneler bulmaya başlarsınız.”Sonuçta o da karbon bazlı bir yaratık” dersiniz.<br />
Sonuç olarak kırmızı başlıklı kıza telefonda sevdiğinizi söylersiniz.<br />
Oyuncaklarınızı, hayallerinizi, anlık sevgilerinizi bir kenara atar ve yeni oyunlar arayışına girersiniz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ayan.org/ask-mavi-kirmizi-kurtarmiyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilimin maymun olduğu duruşma</title>
		<link>http://ayan.org/bilimin-maymun-oldugu-durusma/</link>
		<comments>http://ayan.org/bilimin-maymun-oldugu-durusma/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Apr 2012 17:15:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikren]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[1020ler]]></category>
		<category><![CDATA[cehalet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ayan.org/?p=76</guid>
		<description><![CDATA[Öyle konular var ki tarihte, sonradan bakıldığında yok artık bu da olabilir mi dedirtiyor. Amerika&#8217;nın Tennessee eyaletinde 1925 yılında yaşanan maymun davası da bunlardan biri. O yıllarda Amerika&#8217;da her şey serbest ama okullarda darwinist düşünceden bahsetmek yasak. Öğretmenin biri en sofu eyaletlerden biri olan Tennessee&#8217;de yaratılış mantığının dışına çıkarak Darwinizm&#8217;i anlatıyor. Sen misin anlatan, mahkemeye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/scopes-2.png"><img class="alignright size-full wp-image-77" title="scopes 2" src="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/scopes-2.png" alt="" width="405" height="300" /></a>Öyle konular var ki tarihte, sonradan bakıldığında yok artık bu da olabilir mi dedirtiyor. Amerika&#8217;nın Tennessee eyaletinde 1925 yılında yaşanan maymun davası da bunlardan biri. O yıllarda Amerika&#8217;da her şey serbest ama okullarda darwinist düşünceden bahsetmek yasak. Öğretmenin biri en sofu eyaletlerden biri olan Tennessee&#8217;de yaratılış mantığının dışına çıkarak Darwinizm&#8217;i anlatıyor. Sen misin anlatan, mahkemeye verilip yargılanıyor. Günümüz site kapatmalarına, özellikle belli hocalarımızdan birinin kapatmalarına benzer bir vaka. Bu yüzden bu vakayı masaya yatıralım istedim.</p>
<p>Yaratılış &#8211; Evrim çelişkisi, sadece din ulemasının değil, bilim adamlarının da üstünde uzun zamandır tartıştığı bir konu. İnsan, kendinden daha aşağı bir tür olan maymundan mı geliyor yoksa kutsal kitapların hepsi ve her biri tarafından belirtildiği gibi ilk nefesini tanrının verdiği Adem ve Havva&#8217;dan mı&#8230; Amerika bir zamanlar öylesine bağnaz ki &#8220;okullarda insanlığın daha aşağı tür olan hayvanlardan geldiğini, tanrısal yaratılış teorisini reddeden her tür eğitimi&#8221; yasaklıyor.<span id="more-76"></span></p>
<p>1925 yılında, John Scopes (soyadının anlamı kapsam, ufuk, olanak, niyet, amaç olarak çevrilebilir) adındaki bir lise öğretmeni, Charles Darwin&#8217;in Türlerin Kökeni isimli kitabına atıfta bulunan bir ders işliyor. Sen misin farklı düşünen, hemen yagılanmaya başlanıyor. Davacı avukat olarak William Bell Riley görevlendiriliyor. Riley, dinbilimci ve Dünya Hristiyanları Örgütü&#8217;ne mensup. Diğer tarafta ise Sivil Özgürlükler Grubu tarafından desteklenen ülkenin önemli avukatlarından biri var.</p>
<p><a href="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/scopes.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-78" title="scopes" src="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/scopes.jpg" alt="" width="294" height="478" /></a>Bu arada Scopes&#8217;un aslında dava edilmek için, konunun Anayasa&#8217;ya taşınmasını sağlamak için öğrencilerinden özellikle kendini dava etmesini istediği yönünde enteresan bilgiler var. Davanın daha önemli bir hale getirilmesi için zamanının (ve sonrasında tüm zamanların) en öneli yazarlarından İngiliz H. G. Wells de savunmaya çağrılıyor. Wells o zamanın şartlarında hiçbir hukuki alt yapısının olmadığını söyleyerek bunu reddediyor.</p>
<p>O zamanın şartlarına göre aslında yargılanan Amerika&#8217;nın bilime bakış açısı. Karşılığında elbette agnostik bakış açısı yargılanıyor. Agnostizm deyince aklınıza uçuk kaçık şeyler gelmesin. Zamanın şartlarında üstü kapalı ateist bakış açısını yansıtıyor agnostikler. gnosis Yunanca bilgi anlamına geliyor. A-normal gibi A-gnostik olanlar felsefede ölümden sonra hiçbir şeyin belirli olmadığını, kanıtlanamayan şeylerin peşinden koşmanın &#8220;boşluğunu&#8221; anlatıyor. Bu arada dava ABD radyolarından canlı yayınlanan ilk dava olarak da tarihe geçiyor.</p>
<p>Davada İncil&#8217;de yaratılış teorisiyle evrim teorisi arasında bir çelişki olmadığı vurgulanıyor. Konuyla ilgili konuşmak için mahkemeye çağrılan devrin en önemli zoolojistinin konuşmasına izin verilmiyor. Savunma avukatı bu konuda iğneliyici bir görüş verdiği için ceza alıyor. Davalı, yasanın belli bir dini kesimin fikirlerini anayasaya soktuğu için anayasaya aykırı olduğunu vurguluyor.</p>
<p>Davanın yedinci gününde davalı avukat, o ana kadar yapılmamış bir olayı gerçekleştirip davacı avukatı dinbilimci olduğu için tanık olarak kürsüye çağırıyor. Birlikte İncil&#8217;deki bilim dışı mucizelerden bahsediyorlar.</p>
<p>Davanın sonunda Scopes suçlu bulunarak günümüzün 1.165 dolarına tekabül eden o zamanın parasıyla 100 dolarlık bir cezaya maruz bırakılıyor. DAvalı avukat duruşmayı şu konuşmayla bitiriyor: &#8220;Sayın yargıç, cezayı haketmediğimizi düşünüyoruz. Geçmişte olduğu gibi gelecekte de bu kanuna karşı gelmeye devam edeceğim. Bunun dışındaki her davranış benim akademik özgürlüğümün ihlali sayılacaktır. Bu ceza adil değildir.</p>
<p>Günümüzde buna benzer davalar internette de yaşanıyor. Katalog suçlar çerçevesinde iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın ayrımını hukuk  eğitimi almış insanlara bırakıyoruz. Milyarlarca farklı düşüncenin nereden ve hangi açıdan yanlış olduğunu tek bir açıdan bakan insanlar değerlendiriyor. Mahkemelerin yapamadığını da ülkenin telekomünikasyonu konusunda fikir belirtmek için görevlendirilmiş insanlara bırakıyoruz.</p>
<p>Maymun davasında da olduğu gibi çerçevesi iyi belirlenmemiş yasaklar, rahatsız insanların elinde çok önemli silahlar haline gelebilir. Ne yazık ki bizim mevcut kanunumuz içinde bunlardan çok var.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ayan.org/bilimin-maymun-oldugu-durusma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Öpücüklerini bana sakla</title>
		<link>http://ayan.org/opucuklerini-bana-sakla/</link>
		<comments>http://ayan.org/opucuklerini-bana-sakla/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Apr 2012 14:03:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[1970ler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ayan.org/?p=48</guid>
		<description><![CDATA[Biz yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız. İngilizler ise pop kültürüne geçecek ikonlar yaratan bir neslin çocuklar. Ne yazık ki bu neslin çocukları Avrupa&#8217;nın olduğu kadar bizim ed çok önem verdiğimiz Eurovision Şarkı Yarışması&#8217;nda yıllarca hüsrana uğradılar. Tamam kazanmaya kazandılar ama bu büyüklükte müzik piyasası olan milete, Beatles&#8217;ı yaratmış bir ırka yakışır mı? Bu ülkenin bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/save-your-kisses.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-49" title="save your kisses" src="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/save-your-kisses-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Biz yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız. İngilizler ise pop kültürüne geçecek ikonlar yaratan bir neslin çocuklar. Ne yazık ki bu neslin çocukları Avrupa&#8217;nın olduğu kadar bizim ed çok önem verdiğimiz Eurovision Şarkı Yarışması&#8217;nda yıllarca hüsrana uğradılar. Tamam kazanmaya kazandılar ama bu büyüklükte müzik piyasası olan milete, Beatles&#8217;ı yaratmış bir ırka yakışır mı? Bu ülkenin bu konudaki yüz akı The BrotherHood of Man adı verilen gruptur.1976 yılında Save Your Kisses For Me şarkısı ilekazanmıştır bu anlamsız yarışmayı. Bu lay lay lom şarkı klasik bir Eurovision şarkısı mıdır? Gelin inceleyelim&#8230;</p>
<p>Sakla o öpücükleri benim için sakla&#8230; Şarkının başı ve nakaratı bu kelimeler&#8230; Öpücüklerin bir kenarda korunmasını istiyor bu grup. Ama bundan mı ibaret şarkı? Hayır. Şarkının ilk kıtası yakarış gibi&#8230; Gitmek acı veriyor, kalmak imkansız&#8230; Söyleyeceğim bir şeş var o da seni sevdiğim&#8230; E güzel buraya kadar. Ardından adam (bence şarkı erkek ağzından veriliyor ne de olsa bestekarı erkek) Gidecek ama kadın şirin şirin gülüp onu tutmaya çalışıyor bir anlamda oyalıyor. Adam giderken kadın ağlıyor. Adam merak etme geleceğim hemen geleceğim diyor. Çok acayip bir durum bu. Ortada bir terslik var. Gitmek ve gelmek arasında adamı tutmak ve göndermek arasında her iki tip de polemik yaşıyorlar.<span id="more-48"></span></p>
<p>Sonrasında bizim kafamızdaki soru işaretlerini ik adım ileri taşımak için adam kadına &#8220;benimle kalmam için iddialaşma&#8221; uyarısını  yapıyor. Yani adam kalma taraftarı ama gitmek zorunda. Kadın kal dese kalacak. Kadına bir yol açıyor bir şeyler söylesin diye ama kadın oralı değil.</p>
<p>Sonunda, son kıtada, şarkının en son noktasında neyin ne olduğu anlaşılıyor. Adam öpücüklerini benim için bir kenara sakla diyo. Ağlama sakın diyor. Benim için öpücüklerini sakla üç kişi olsan da diyerek bitiriyor. Şarkının sonunda bu kadar çok sevilen bir kadının bu kadar çok seven adama boynuz taktığını anlayarak uzaklara bakıyoruz&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ayan.org/opucuklerini-bana-sakla/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şarkılarını bildiğimizi bilmediğimiz adam</title>
		<link>http://ayan.org/sarkilarini-bildigimizi-bilmedigimiz-adam/</link>
		<comments>http://ayan.org/sarkilarini-bildigimizi-bilmedigimiz-adam/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Apr 2012 13:57:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[1960lar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ayan.org/?p=44</guid>
		<description><![CDATA[Enrico Macias Türk müzik tarihinin en çok &#8220;çalınan&#8221; şarkıcılarından biri. Türkiye&#8217;ye birkaç defa gelip Ajda ile burada ve Fransa&#8217;da konserler veren bu şahsiyetin müziklerinin çalınması, dinlenme anlamında değil indiragandi, yani bizim popçularımız tarafından taklit edilmesi anlamında kullanılıyor. Peki Macias&#8217;ın şarkılarının Türk müziğinde bu kadar çok aşırılmasının sebebi ne? Tabii ki Endülüs tarzı müzik yapması. Tabii [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/macias.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-45" title="macias" src="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/macias-300x212.jpg" alt="" width="300" height="212" /></a>Enrico Macias Türk müzik tarihinin en çok &#8220;çalınan&#8221; şarkıcılarından biri. Türkiye&#8217;ye birkaç defa gelip Ajda ile burada ve Fransa&#8217;da konserler veren bu şahsiyetin müziklerinin çalınması, dinlenme anlamında değil indiragandi, yani bizim popçularımız tarafından taklit edilmesi anlamında kullanılıyor. Peki Macias&#8217;ın şarkılarının Türk müziğinde bu kadar çok aşırılmasının sebebi ne? Tabii ki Endülüs tarzı müzik yapması. Tabii ki biz bunun farkında değiliz.</p>
<p>Ne bir kürk ister bu şen gönlüm&#8230; Hiç bunları kendine dert etmeye değer mi? Bu sözler belli bir yaşın üstünde ya da Türk pop tarihine meraklı gençler tarafından çok aşina olunan müzikler. Bir zamanların ortalığı yıkan bu müziklerin müsebbibi Enrico Macias. Enteresan bir şahsiyet. Cezayirli olması bakımından Fransa&#8217;nın göç almaya başladığı sıkıntılı dönemlerinin başarı hikayesi gibi gözükse de aslında durum biraz daha farklı: Yahudiliğin, İsrail &#8211; Filistin ilişkileri açısından çok zarar gördüğü 60&#8242;lı yıllarda Yahudi ve sevilen bir kişilik olarak çok fazla destek görüyor dünyadan.<span id="more-44"></span></p>
<p>1938 yılında Cezayir&#8217;in İskenderiye kentinde doğan Macias, Cezayir&#8217;in bağımsızlık savaşı başlayınca 1961 yılında Fransa&#8217;ya gidiyor. İyi gitar çalıyor. Aslında iyi kelimesinin biraz daha açmak lazım, gitarı bugün bilinen anlamdı yarı İspanyol (Endülüs) yarı ud gibi çalıyor. 1962 yılında meşhur Adieu Mon Pays (Elveda Ülkem) adlı albümü çıkarıp bir anda hit oluyor. Lübnan, Yunanistan ve Türkiye turları gerçekleştiriyor. Amerika&#8217;da Carnegie Hall&#8217;da kapalı gişe konserler veriyor. 1976 yılında altın plak ödülü alıyor. Barış Büyükelçisi seçiliyor. 2007 yılında ülkesi Cezayir&#8217;e gitmek istese de başbakan Abdülaziz Belkhadem tarafından reddediliyor.</p>
<p>Bütün bunlar tarihi gerçekler. Peki nedir Enrico&#8217;nun bu kadar sevilmesini ve daha da önemlisi Türkiye&#8217;de bile bu kadar taklit edilmesini sağlayan? Macias Endülüs Arap karışımı olarak bilinen bir müzik yapıyor. 9. yüzyılda doğmuş olan bu müziğin temelinde Haçlı seferlerinde zamanın karanlık Avrupası&#8217;nı besleyen felsefi akımlar var. Bu akımlar Irak ve çevresinden doğup Kuzey Afrika&#8217;ya kadar yayılıyor. Bugün Fas olarak bildiğimiz topraklarda serpilip genişliyor. Müslüman ve Sefardi Yahudi kültürünün katkılarıyla bugün olduğu kıvama geliyor.</p>
<p>Bu müzik tarzına kulağımız çok yatkın ve aynı bizim klasik müziğimiz gibi makamlardan oluşuyor. Başta gelen çalgılar bizim yakından tanıdığımız Ud, Kanun, darbuka, tambur gibi aletler&#8230; Bu müzik tarzında Osmanlı etkisini yadsımak çok zor.</p>
<p>Bu yüzdendir ki Enrico Macias bizde (her anlamda) çok çalınan bir şarkıcı. Baktığınız zaman fransızca orijinalini dinlemiş olsanız çok da hoşunuza gitmezdi. Zİra sözler (Enrico Macias&#8217;ın doğma büyüme Fransız olmadığını, hele edebi bir şahsiyet olmadığını dikkate alarak) fazlaca naif ve kimi zaman mesaj içerikli&#8230;</p>
<p>Bir örnek vermek gerekirse:</p>
<p>Bizde</p>
<p>Hoşgör sen affet gitsin aldırma<br />
Büyüklük sende kalsın sonunda<br />
Sen sarıl o sana sarılmazsa<br />
Sen unut unutmazsa</p>
<p>diye bilinen şarkının tam sözleri şöyledir:</p>
<p>&#8220;On s&#8217;embrasse et on oublie&#8221;<br />
Sarılıp barışın (trafik kazalarından sonra hadi anlaşın anlaşın tadında bir laf)<br />
Pour une fille d&#8217;un soir<br />
Qu&#8217;ils ne reverront jamais<br />
Deux hommes auront sacrifiés leur amitiés</p>
<p>Bir gece görüp bir daha karşılaşmayacakları bir kız için iki arkadaş arkadaşlıklarını kurban ettiler</p>
<p>Pour une affaire d&#8217;argent<br />
C&#8217;est d&#8217;une même famille<br />
Oublie tout les liens du sang et c&#8217;est parti</p>
<p>&lt;em&gt;Aile içinde paras bir mevzu yüzünden kan bağı filan dinlemeyip küstüler&lt;/em&gt;</p>
<p>Le monde est fou mon amour, il refuse le bonheur,<br />
mais nous on laisse parler notre coeur</p>
<p>&lt;em&gt;Dünya delirmiş be aşkım. Mutlu olmayı reddediyorlar. Ama biz kalbumuzle duygularamızla konuşuyoruz.&lt;/em&gt;</p>
<p>Un chagrin, on s&#8217;embrasse et on oublie<br />
Une larme, on s&#8217;embrasse et on oublie<br />
Que la vie est jolie pour tout ceux qui, qui s&#8217;embrassent et qui oublient</p>
<p>Bir üzüntü, sarılalım ve unutalım<br />
Bir göz yaşı sarılalım ve unutalım<br />
Hayat sarılıp unutabilenler için ne de güzeldir<br />
Même au palais de justice, là, devant le magistrat,<br />
à la réconcillation, ils ont dit &#8220;non&#8221;<br />
Ils seraient encore mariés, et plus heureux qu&#8217;aujourd&#8217;hui&#8230;<br />
S&#8217;ils s&#8217;etaient dit..on s&#8217;embrasse et on oublie.</p>
<p>Mahkemede hakimin karşısında<br />
Barıştırmak isteyenlere hayır dediler<br />
Eğer gel sarılıp unutalım deselerdi<br />
Bugün hala evli ve çok daha mutlu olacaklardı</p>
<p>Si je l&#8217;ai trouvé jolie, si j&#8217;en ai même eu envie&#8230;<br />
C&#8217;est toi que j&#8217;aime, je t&#8217;embrasse et tu oublies</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ayan.org/sarkilarini-bildigimizi-bilmedigimiz-adam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Operadaki hayalet</title>
		<link>http://ayan.org/operadaki-hayalet/</link>
		<comments>http://ayan.org/operadaki-hayalet/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Apr 2012 13:33:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[opera]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ayan.org/?p=41</guid>
		<description><![CDATA[Phantom of the Opera edebiyat tarihinin en sık işlenen konularından biridir. Bir güzel, bir de çirkin vardır. Bu insanlar keskin çizgilerle ayrı dünyaların insanlarıdır. Klasik zengin ve fakir hikayelerinin aksine her iki taraf da istediği halde buluşamıyor değildir. Bir taraf çirkin olduğu için sadece o güzelle olmak istemekte, güzel olan taraf ise öyle ya da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/phantom.jpeg"><img class="alignright size-medium wp-image-42" title="phantom" src="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/phantom-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Phantom of the Opera edebiyat tarihinin en sık işlenen konularından biridir. Bir güzel, bir de çirkin vardır. Bu insanlar keskin çizgilerle ayrı dünyaların insanlarıdır. Klasik zengin ve fakir hikayelerinin aksine her iki taraf da istediği halde buluşamıyor değildir. Bir taraf çirkin olduğu için sadece o güzelle olmak istemekte, güzel olan taraf ise öyle ya da böyle bu işten kaçmaktadır. Genellikle çirkinler bu dünyada tutunabilmek ve çoğalabilmek için ekstra güç ve zenginliklerle donanmıştır. İşte bu anlamda Opera&#8217;daki Hayalet bu öykülerin en klasik örneklerinden biridir.</p>
<p>Phantom, yüzü maskeli olmasından kelli gizemli ve karizmatik biridir. Bebeklikten kalma bir ağraz vardır yüzünde. Kuvvetlidir. Ama onun en büyük karizması elinin tersiyle operalar yazmak, küçük parmağıyla büyük şarkıcılar yetiştirmekten gelir. Gelin görün ki çirkindir. Maske çıktığı anda kel görünmektedir. Maskeyle ne kadar karizmatik ve süper görünümlüyse maskesiz o kadar korkunç ve hatta şobalak görünümlüdür.<span id="more-41"></span></p>
<p>Hikayenin diğer yarısı, güzel kahramanı Christine, şahane güzelliği olan bir hatundur. Kendi başına bir hiçtir. Babası öldüğü için operada büyütülen bir beslemedir aslında. Türkiye&#8217;de olsa kafasına takunyayla vurulacakken Paris operasında Phantom tarafından yetiştirilip leydi veya prima donna kıvamına getirilmiştir. Ama yine de eziktir ve bu özelliklerini kimseye söyleyecek durumda değildir. Eğer Phantom onun elinden tutmasa o ilahi sesine rağmen ileri doğru adım atacak durumda da değildir. Phantom onun koruyucusu ve yönlendiricisidir ki bu kelimeler (to guard you and to guide you) operanın muhtelif yerlerinde dile getirilir.</p>
<p>Hikaye aslında mutlu sonla bile bitebilecekken operanın Raoul adında bir zengin piçi tarafından satın alınmasıyla düğümlenir. Opera işlerinden bıkan iki şobalak ortak muhtemelen finansal macera arayan Raoul&#8217;a operayı itelerler. Tesadüfün anüs deliğine bakın ki Raoul ve Christine çocukluk arkadaşıdır ve birbirlerini hatırlarlar. E oğlan hafif yakışıklıdır ki olmasa kaç yazar operanın sahibidir, Christine zaten taş gibi hatundur ve olması gereken aşk-ı memnu ilişki aralarında patlak verir.</p>
<p>Bu arada Raoul&#8217;un operanın sahibi olarak Christine&#8217;i bir yere getiremez ama Phantom getirir ve yıldız yapar. Raoul mevzuya ancak o zaman uyanır zaten. Belki Christine prima donna olarak şarkı söylemese onun dikkatini çekmeyecektir. E koca opera sahibi arkada bale yapan kıza yazacak değildir zaten. Bu bile Raoul&#8217;un ne derecede dombalak olduğunun göstergesidir. Christine&#8217;i (eğer harbi bir kız olsa) haketmeyecek biridir. Ama dedik ya kız da sağlam kumaş değildir.</p>
<p>Christine kariyerinin doruk noktasında Phantom tarafından e hadi gel kızım diyerek odasına çekilir. İşte bu noktada belki de bu tip hikayelerde hiç olmadığı netlikte kadının çirkin karakteri ortaya çıkar ve Phantom&#8217;un maskesini çekip çıkarır, yüzünü görünce &#8220;lan sen ne kötüymüşün tiksindim senden&#8221; tadında bir çığlık atmasına neden olur. Phantom onu sevmektedir, phantom beğenilmek için maskenin arkasına saklanmakta her erkeğin yaptığı gibi yanlış veya kötü yönlerini gizlemektedir aslında. Kadının makyajı varsa phantom&#8217;un maskesi, sevenin Allahı vardır. Christine bu maskeye anlamsızca asılıp çıkardığında oyunu bozar.</p>
<p>Bu şerefsizliği yapmasının nedenini ben Raoul ile tanış olmasına bağlıyorum. Eğer tanışmıyor olsalar Christine&#8217;in oturma organı yemez o maskeyi çekip çıkarmaya. Çünkü yedekte ve daha iyi seçenek olarak Raoul durmaktadır kenarda. Phantom buna çok bozulur. Bu arada da Raoul hatunu kurtarmak için gelmez mi? Phantom oğlanı bir temiz pataklayıp öldürecekken Christine &#8220;bi dur&#8221; tarzı davranışta bulunarak oğlanın kıçını kurtarır.</p>
<p>Phantom &#8220;de sektirin gidin hadi&#8221; der bunlara ama yine de Christine için bir şeyler yapmaktan geri kalmaz ve oturup şahane bir opera yazar.</p>
<p>Phantom&#8217;un tek kötü tarafı haketmeyecek bir kızın peşinden çok koşmasıdır. &#8220;Sana kız mı yok&#8221; diyecek bir dosta sahip değildir. Hafif şizoiddir. Kodu mu oturtur ama Raoul&#8217;un kendini öldürmesine izin verir. Bir nevi oynamıyorum lan ben tadında intihardır bu.</p>
<p>Uzatmayalım, bu hikayeden alınacak en önemli ders, &#8220;hayat kısa değemez bir kıza&#8221;dır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ayan.org/operadaki-hayalet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Lady Grinning Soul</title>
		<link>http://ayan.org/lady-grinning-soul/</link>
		<comments>http://ayan.org/lady-grinning-soul/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Apr 2012 13:07:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[1970ler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ayan.org/?p=37</guid>
		<description><![CDATA[David Bowie, yaşayan en uçuk kaçık insanlardan biri. 1947 doğumlu. Hayatı boyunca o kadar enteresan işler yapmış, işi sapıklığın sınırlarına getiren öyle işlere imza atmış ki sonradan ne kadar efendi takılırsa takılsın kimseye yediremez yeni halini. Normal insanların çılgınlık patlamaları olur ya… Bowie gibi uçuk kaçık insanların da aynı şekilde sakinlik patlamaları oluyor. Bunu görmek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/Lady-Grinning-Soul.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-38" title="Lady Grinning Soul" src="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/Lady-Grinning-Soul-300x298.jpg" alt="" width="300" height="298" /></a>David Bowie, yaşayan en uçuk kaçık insanlardan biri. 1947 doğumlu. Hayatı boyunca o kadar enteresan işler yapmış, işi sapıklığın sınırlarına getiren öyle işlere imza atmış ki sonradan ne kadar efendi takılırsa takılsın kimseye yediremez yeni halini.</p>
<p>Normal insanların çılgınlık patlamaları olur ya… Bowie gibi uçuk kaçık insanların da aynı şekilde sakinlik patlamaları oluyor. Bunu görmek için 1973 yılında piyasaya sürdüğü Aladdin Sane albümünden Lady Grinning Soul şarkısına bir göz atın. Çölde vaha gibi, aranıp da bulunamayan çocukluk hayalleri gibi bir balad…</p>
<p>Rivayet o ki Claudia Lennear adında siyahi bir şarkıcı var. Bu kadın müthiş güzel. Aynı anda hem Bowie, hem Mick Jagger ile tanışıyor. Bowie ona bu şarkıyı yazarken Jagger da brown sugar isimli şarkıyı ithaf ediyor. Kendisi daha sonra bir albüm çıkarıp bir filmin kıyısında geziyor bir de Playboy’a brown sugar adıyla poz veriyor. (Ne kadınmış)<span id="more-37"></span></p>
<p>Şarkının piyano sololarını yapan (ki şarkıyı piyano soloları sürüklemelektedir) Mike Garson, olabildiğince romantik, biraz Fransız biraz Franz Liszt olarak tanımlıyor. Bugün yapılan şarkılara kıyasla (bence) çok POP olan albümde böylesine bir parça çok acayip kaçıyor. Zaten Rolling Stone’s dergisi parçayı albümün en pahalı ve içten şarkısı olarak tanımlıyor. Ortada kesinlikle bir terslik var yani.</p>
<p>Türkiye’de bu şarkı ilk defa Aksu isimli bir kumaş fabrikasının İngiltere’den getirdiği modellerle yaptığı reklamlarda meşhur oldu. Hülyalı ve kötü kötü gülücükler atan kadınlar ne yalan söyleyeyim benim ilk aşklarımdan biriydi. Sonrasında bu şarkı çok dilimde kaldı.</p>
<blockquote><p>She’ll come, she’ll go. She’ll lay belief on you<br />
Skin sweet with musky oil<br />
The lady from another grinning soul</p>
<p>Cologne she’ll wear. Silver and Americard<br />
She’ll drive a beetle car<br />
And beat you down at cool Canasta</p>
<p>And when the clothes are strewn don’t be afraid of the room<br />
Touch the fullness of her breast. Feel the love of her caress<br />
She will be your living end</p>
<p>She’ll come, she’ll go. She’ll lay belief on you<br />
But she won’t stake her life on you<br />
How can life become her point of view</p>
<p>And when the clothes are strewn don’t be afraid of the room<br />
Touch the fullness of her breast. Feel the love of her caress</p>
<p>She will be your living end<br />
She will be your living end</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ayan.org/lady-grinning-soul/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Lili: Aşkın kuklası</title>
		<link>http://ayan.org/lili-askin-kuklasi/</link>
		<comments>http://ayan.org/lili-askin-kuklasi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Apr 2012 12:57:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[1950ler]]></category>
		<category><![CDATA[kukla]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ayan.org/?p=33</guid>
		<description><![CDATA[Genellikle kadınların başına geldiğini düşündüğüm bir durumun filmi. Bir kızcağız var. Bir yere gidiyor ve orada aç biilaç kalıyor. Ne yatacak yeri, ne de yiyecek alacak parası var. Kafayı bozuyor ve bir sirkin içinde intihar için direğe tırmanıyor. Direğin tepesine çıkıp kendini aşağı atacakken sirkteki kukla çadırından bir kukla sesleniyor ona aşağı inmesi için. Lili [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/hi-lili.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-34" title="hi lili" src="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/hi-lili-300x204.jpg" alt="" width="300" height="204" /></a>Genellikle kadınların başına geldiğini düşündüğüm bir durumun filmi. Bir kızcağız var. Bir yere gidiyor ve orada aç biilaç kalıyor. Ne yatacak yeri, ne de yiyecek alacak parası var. Kafayı bozuyor ve bir sirkin içinde intihar için direğe tırmanıyor. Direğin tepesine çıkıp kendini aşağı atacakken sirkteki kukla çadırından bir kukla sesleniyor ona aşağı inmesi için. Lili ufak tefek ve moronluğa varacak derecede saf bir kızımız. İnanıp iniyor aşağı. Kukla ile saatler ve günler ve geceler boyu uzun sohbetleri oluyor. Bir anlamda ona aşık oluyor.İşin daha ilginç tarafı, Lili kuklacıyı sevmiyor. O bizzat kuklaları ve onların konuşmalarına aşık. Film 1953 yılında gösterime girmiş olsa da bu tarafıyla günümüz kadınlarının da durumunu gösteriyor. Sanırım kavram gereğinen fazla evrensel: Kadınlar her şeyin dış yüzüne aşıklar, içiyle ilgilenmiyorlar. Kadınlar için erkeklerin bütün vitamini kabuğunda.<span id="more-33"></span></p>
<p>Sonunda ne oluyor? Rüyasında kuklalarla dans ederken onların gerçek kişilikleri ortaya çıkıyor. Aslında gerçek kişiliklerin sevimli karakterlerin ardına saklanması bakış açısıyla biraz Oz Büyücüsü filmindeki Korkuluk, Demir Adam ve Aslan Adam karakterlerini andırıyor kuklaların gerçek kişilikleri. Mesela kuklalardan biri Zsa Zsa Gabor ve o gözle bakınca evet kesinlikle o diyorsunuz.</p>
<p>Leslei Caron o kadar güzel ve o kadar duru ve o kadar tatlı ki… Yaptığı moronluğa kızamıyorsunuz bile. O bir çocuk, neredeyse bebek. Ama duru güzelliğiyle aşık olmak istenen bir çocuk. Kuklacı sahnenin arkasında ve onun kadar güzel ve taze değil. Günün birinde sirktekilerden biri perdeyi indirmese, kuklacıyı ortaya çıkarmasa kuklayla yatıp kuklayla kalkacak.</p>
<p>Televizyonların bu filmi göstermemesi çok büyük ayıp.</p>
<p>En güzel şarkısını, filmin de anlamını içinde taşıyan şarkısının (aşk şarkısı acı bir şarkıdır) sözlerini sizler için buraya yazıyorum. Filmini de burada bulabileceksiniz:</p>
<blockquote><p>On every tree there sits a bird<br />
Singing a song of love<br />
On every tree there sits a bird<br />
And every one I ever heard<br />
Could break my heart<br />
Without a word<br />
Singing a song of love</p>
<p>A song of love is a sad song<br />
Hi-li Hi-lili Hi-lo<br />
A song of love is a song of woe<br />
Don’t ask me how I know<br />
A song of love is a sad song<br />
For I have loved and it’s so</p>
<p>Hi-lili Hi-lili Hi-lo Hi-lo<br />
Hi-lili Hi-lili Hi-lo<br />
Hi-lili Hi-lili Hi-lo Hi-lo<br />
Hi-lili Hi-lili….Hi-lo</p>
<p>A tear for him, a tear for me<br />
A tear for the love he swore<br />
A tear for him and one for me<br />
And one for under the tree<br />
And one for wherever my love may be<br />
And then I shall weep no more</p>
<p>A song of love is a sad song<br />
Hi-lili Hi-lili Hi-lo<br />
A song of love is a song of woe<br />
Don’t ask me how I know<br />
A song of love is a sad song<br />
For I have loved and it’s so</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ayan.org/lili-askin-kuklasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir başkadır benim memleketim</title>
		<link>http://ayan.org/bir-baskadir-benim-memleketim/</link>
		<comments>http://ayan.org/bir-baskadir-benim-memleketim/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Apr 2012 09:42:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[1970ler]]></category>
		<category><![CDATA[ayten alpman]]></category>
		<category><![CDATA[fransızca]]></category>
		<category><![CDATA[mireille mathieu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ayan.org/?p=22</guid>
		<description><![CDATA[Sizlere Türk tarihinin en önemli aşırmalarından birini anlatmam gerek. Türk insanı yakinen bildiğiniz ve içinde yaşadığınız gibi kabarmayı coşmayı sever. Türk insanını bu anlamda coşturacak pek çok şey vardır ki eğer coşmaya meyilliyseniz bazen kapı gıcırtısı bile yeterli olur. Ama hakkını vermek lazım, özellikle bazı şarkılar bizi gerçekten daha çok dolduruşa getirir. Bunların başında zamanında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/ayten-alpman.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-23" title="ayten alpman" src="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/ayten-alpman-300x294.jpg" alt="" width="300" height="294" /></a>Sizlere Türk tarihinin en önemli aşırmalarından birini anlatmam gerek.</p>
<p>Türk insanı yakinen bildiğiniz ve içinde yaşadığınız gibi kabarmayı coşmayı sever. Türk insanını bu anlamda coşturacak pek çok şey vardır ki eğer coşmaya meyilliyseniz bazen kapı gıcırtısı bile yeterli olur. Ama hakkını vermek lazım, özellikle bazı şarkılar bizi gerçekten daha çok dolduruşa getirir. Bunların başında zamanında Ayten Alpman tarafından söylenmiş “Bir Başkadır Benim Memleketim” şarkısı gelmektedir.</p>
<p>Maça gidenler bilirler tribünde ondan bundan sudan sebeplerden kavga çıkar ve kavgaların yatıştırılması için ya takım lehine ya da karşı takımın alehine tezahürat başlatılır. İşte bu şarkı da öyledir. İnsanların ortak paydasıdır. Çimentosu, çimento içine gömülü demiridir. Birleştirir, yaklaştırır, kaynaştırır. Her bar ortamında gecenin sonunda çalınır, darbelerden sonra çalınır, savaşa yakın zamanlarda çalınır.</p>
<p><span id="more-22"></span>Memleket sevgisini çok güzel ifade eden soz ve melodileri yaklaşık şöyledir:</p>
<p>Havasına suyuna taşına toprağına<br />
Bin can feda bir tek dostuma<br />
Her köşesi cennetim ezilir yanar içim<br />
Bir başkadır benim memleketim</p>
<p>Anadolum bir yanda yiğit yaşar koynunda<br />
Aşıklar destan yazar dağlarda<br />
Kuzusuna kurduna Yunus’una Emrah’a<br />
Bütün alem kurban benim yurduma</p>
<p>Mecnun’a Leyla’sına erişilmez sırrına<br />
Sen dost ararsan koş Mevlana’ya<br />
Yeniden doğdum dersin derya olur gidersin<br />
Bir başkadır benim memleketim</p>
<p>Gözü pek yanık bağrı türkü söyler çobanı<br />
Zengin fakir hepsi de sevdalı<br />
Ben gönlümü eylerim gerisi Allah kerim<br />
Bir başkadır benim memleketim</p>
<p>Ancak hepimizin pek az bildiği bir başka şey vardır ki bizi gaza getiren Türklük konusunda hepimizi canlandıran bu güzel şarkı aslında Fransız halk şarkısıdır. Hatta Ermeni tasarısı konusunda 1970′lerden beri bizim tersimize gitmekte olan Mireille Mathieu tarafından “r”leri titrete titrete söylenmektedir. Onu da bir kenara bırakın: Bu kadın Fransa ortamlarında Barbra Streisand gibi gay toplumu tarafından çok dinlenen bir kişi… Yok bu işin şakası ama bu kadının söylediği şarkının milli marşa eş değer bir hale gelmesi enteresan tabii. Aşağıda Bu şarkıyı ve Fransızca sözlerini bulacaksınız. Artık kararı sizin şirin beyin nöronlarınızın hareketliliğine bırakıyorum:<br />
Il y avait au village Köyür birinde<br />
Il y avait au village<br />
Un aveugle qui jouait sur son violon Kör bir adam keman çalıyordu<br />
Le regard dans les nuages Bakışları  bulutlardaydı<br />
Un sourire sur le visage Yüzünde bir gülüş vardı<br />
Il jouait de tout son coeur, nous reprenions O tüm kalbiyle çalıyordu biz söylüyorduk</p>
<p>Tous les enfants du village Köyün tüm çocukları<br />
Tous les enfants du village<br />
Étaient là autour de lui, le regardant Etrafına toplanıp ona bakıyordu<br />
Sous ses doigts naissaient l’ivresse,  Parmaklarının altından sarhoşluk doğuyordu<br />
La chaleur d’une caresse Sıcaklık onları okşuyordu<br />
Sous ses doigts naissaient la pluie et le beau temps Parmaklarının altından havadan sudan şeyler doğuyordu</p>
<p>Son violon avait une âme Kemanının bir ruhu vardı<br />
Son violon avait une âme<br />
Qui s’est élevée tout droit jusques au ciel Gökyüzüne doğru yükselen<br />
Dans nos yeux brillaient des larmes Gözlerimizde yaşlar parıldadı<br />
Et dans nos coeurs une flamme Kalbimizde bir ateş<br />
Qui riait de tous les feux de l’arc-en-ciel</p>
<p>Quand mon coeur est à l’orage Kalbim fırtınalara kapıldığında<br />
Quand ma vie est à la rage Yaşamımda terslikler olduğunda<br />
Je revois le vieil aveugle et son violon O kör adamı ve kemanını canlındırıyorum gözümün önünde<br />
Et les yeux dans les nuages Gözleri bulutlarda<br />
Un sourire sur le visage Yüzünde bir gülücük<br />
Je m’en vais en fredonnant cette chanson Bu şarkıyı mırıldanarak gidiyorum</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ayan.org/bir-baskadir-benim-memleketim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Geçmişte kalmış bir gelecek: Uzay 1999</title>
		<link>http://ayan.org/gecmiste-kalmis-bir-gelecek-uzay-1999/</link>
		<comments>http://ayan.org/gecmiste-kalmis-bir-gelecek-uzay-1999/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Apr 2012 09:14:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[TV]]></category>
		<category><![CDATA[1970ler]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ayan.org/?p=18</guid>
		<description><![CDATA[Amerikalılar bu televizyon işinde çok ileri gittiler. Oysa TV başlangıcından beri İngilizlerin iyi olduğu bir şeydi. Gerek diziler, gerek show programları… Ama sonra Amerikalılar bilim kurgu dizileri keşfetti, böyle deyince çok doğru olmaz belki değiştirerek söyleyelim, Amerikalılar efekt ve dekora para harcayarak gerçekçi bilim kurgu diziler yaparlarsa halkın beğenisini kazanacalarını keşfetti. Bildiğiniz gibi bunun en [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/space1999_01.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-19" title="space1999_01" src="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/04/space1999_01-300x218.jpg" alt="" width="300" height="218" /></a>Amerikalılar bu televizyon işinde çok ileri gittiler. Oysa TV başlangıcından beri İngilizlerin iyi olduğu bir şeydi. Gerek diziler, gerek show programları… Ama sonra Amerikalılar bilim kurgu dizileri keşfetti, böyle deyince çok doğru olmaz belki değiştirerek söyleyelim, Amerikalılar efekt ve dekora para harcayarak gerçekçi bilim kurgu diziler yaparlarsa halkın beğenisini kazanacalarını keşfetti. Bildiğiniz gibi bunun en önemli ve canlı göstergesi 1969 yılında başlayan (ve hala süren) Uzay Yolu’dur.</p>
<p>Hal böyle olunca İngilizler Amerikalılara yenilmenin ezikliğini üstlerinden atmak için harekete geçtiler. Eğer onların efsane dizisi varsa İngilizlerin de olurdu. Bu yüzden tüm hızıyla Uzay 1999 hayata geçirildi. Başta İtalyan Televizyonu RAI de bu işin içindeydi. Sonra İngilizler tek kaldılar.</p>
<p><span id="more-18"></span>Basit bir hikaye güzel bir fikirdi. 13 Eylül 1999 yılında gök yüzündeki şirin aydedemizin arka yüzünde bulunan radyoaktif atıklarda büük bir patlama oldu. Ay bu termonükleer gücün etkisiyle dünyanın yörüngesinden çıkarak uzayda amaçsızca savrulmaya başladı. Bu, yapımcılara uzun ve sonsuz bir yaratım gücü vermişti. Çünkü uzay galaksilerle doluydu ve ayın üstünde kocaman bir üs vardı: Ay Üssü Alfa!</p>
<p>Uzay Yolu bir gemide geçiyordu. Oysa Uzay 1999 Ay’ın üstündeydi. Bu üssün bir gemiye ihtiyacı vardı: Sonra yapılan gemilere göre oldukça şekilsiz, tükenmez kalem kafalı, kibrit kutusu vücutlu bir gemi çıktı ortaya. Ama ilk bakışta sersemce gibi gelen bu gemi sonrasında inanılmaz şekilde hoşuna gitmeye başladı seyircinin…</p>
<p>Sonra yan unsurlar: Örneğin Uzay Yolu dizisinde bilgisayarlar vardı ama bunların içine bakılırdı. Biz seyirciler bilgisayarların ne olduğunu asla göremezdik. Ayrıca görüntülü iletişim sadece ana kumanda merkezindeki ana ekrandan yapılıyordu. Oysa diğerinde herkesin ellerinde görüntülü iletişim cihazları vardı. Mükemmeldi bu cihazlar. Bir daha da hiçbir dizide bu kadar mükemmel bir cihaz olmadı. Tabanca olarak ise yine başka hiçbir dizide göremeyeceğimiz muşta tarzı ele geçirilen farklı dozlarda ışınlar atan bir aletleri vardı. Karizmatik değil ama dahiyaneydi.</p>
<p>Uzay Yolu dizisinde es geçilen bir faktör bu yayında devreye alındı ve insanlar uzayda bugünküne çok yakın ve turuncu (1970ler ya) uzay kıyafetleriyle geziniyorlardı. Tabii bir diğer önemli unsur da hemen her dizide olan enteresan bilim subayı faktörüydü. Bilindiği gibi Uzay Yolu dizisinde sevgili Mistır Spak vardı. İlk sezonda buna benzer bir kişilik yaratılamasa da ikincisinde Maya geldi girdi. Bu da Spakvari makyaja ve enteresan saç baş stiline sahipti. Ama bunun üstün bir gücü vardı ki Spak kırk yıl düşünse o üstün aklına bile gelmezdi: Maya şekil değiştirebiliyordu. İstediği yaratığın şekline giriyor o halde bir saat kalıyordu. Ama bir saat içinde insan (ya da her neyse işte) olmazsa havasızlıktan gidiyordu.</p>
<p>Gelelim vay anasını dedirtecek küçük ayrıntılara:<br />
&lt;blockquote&gt;Her iki dizinin de en baba adamları bu dizilerden önce çekilmiş, bizde “Görevimiz Tehlike”, impossible mission adlı dizide önemli rollara sahiptiler. Evet inanılmaz gibi gözükse de Uzay 1999′un kaptanı König (Martin Landau) ve Uzay Yolu dizisinin Spak’ı Leonard Nemoy bu diziden yetişip uzaycı oldu. Ha sonra Spak haytalıp yapıp orada kaldı ama Landau hala film çekiyor, hala çok üstün…</p>
<p>Uzay 1999′un kaptanı König’in ismi almancadan geliyor ve Kral demek</p>
<p>Star Wars filmi için gemi yapılırken Han Solo’ya ait Millenium Falcon gemisi için bir maket yapılmış. George Lucas bu maketi Kartal gemisine çok benzettiği için kafadan reddetmiş.</p>
<p>Dizideki kıyafetler belki de ilk kez bir dizi için “unisex” olarak tasarlandı. Kadınlar ve erkekleri minik detaylar ayırıyordu. Minimalist kıyafetler aksesuarlar ile renklendirildi.</p>
<p>Asimov’a dizi hakkında ne düşündüğü sorulduğunda ayı yörüngeden çıkaracak bir patlamanın ayı paramparça edeceğini, ne kadar hızlı giderse gitsin en yakın güneşe varmasının binyıllar süreceğini söyledi. Dizinin fanatikleri enteresan bir şekilde aslında ayda iki nükleer atık bölümünün bulunduğunu, birinin patlayınca aı yörüngeden çıkardığını, diğerinin hala ayı füze gibi itmekte olduğunu söylediler. Eh be hayal gücü!!!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ayan.org/gecmiste-kalmis-bir-gelecek-uzay-1999/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Komser Columbo</title>
		<link>http://ayan.org/komser-columbo/</link>
		<comments>http://ayan.org/komser-columbo/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Mar 2012 06:10:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[TV]]></category>
		<category><![CDATA[1970ler]]></category>
		<category><![CDATA[dedektiflik]]></category>
		<category><![CDATA[komedi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ayan.org/?p=13</guid>
		<description><![CDATA[Şirin komser, şirin insan. Çok zeki, ama bir o kadar savruk… Neye neden yaptığını, sırları nerede nasıl çözeceğini bir türlü anlayamıyorsunuz. Aslında bunun yüzünden bile sevilebilirdi ama sevilmesinin çok daha farklı sebepler var. Komser Kolombo, tersine dedektiflik hikayesi denen bir formata sahip. Bu format 1912 yılından beri kullanılıyor. Ama televizyonlara aktarmak Komser Kolombo serisine nasip [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/03/kolombo1.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14" title="kolombo" src="http://ayan.org/wp-content/uploads/2012/03/kolombo1-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Şirin komser, şirin insan. Çok zeki, ama bir o kadar savruk… Neye neden yaptığını, sırları nerede nasıl çözeceğini bir türlü anlayamıyorsunuz. Aslında bunun yüzünden bile sevilebilirdi ama sevilmesinin çok daha farklı sebepler var.</p>
<p>Komser Kolombo, tersine dedektiflik hikayesi denen bir formata sahip. Bu format 1912 yılından beri kullanılıyor. Ama televizyonlara aktarmak Komser Kolombo serisine nasip oldu. Eee ne ki bu formatın mantığı diyenlere kısaca özetleyelim: Dizi başlamadan, ilk reklamlar, hatta dizinin tanıtım yazıları geçmeden önce cinayet işleniyor. Seyirci cinayetin nasıl, kimin tarafından, hangi motivasyonla işlendiğini en ince detaylarına kadar görüp öğreniyor. Sonra dizi başlıyor. Komser Kolombo işi tüm zekasıyla çözmeye çalışıyor ama seyirci bunu komserimizden önce anlıyor (başka ne olabilirdi ki) ve kendini zeki, dolayısıyla mutlu hissediyor. İşte bu büyülü taktik ki diziyi herkesin sevgilisi haline getirdi.</p>
<p><span id="more-13"></span>Ama dizinin başarısını bu tersine taktiğe bağlamak, başka bir şey değil demek çok yanlış olur. Bir kere dizinin başladığı tarihte, ilk “plot” olarak tanımlanan bölümünü Steven Spielberg 1971 yılında çekmiş. Spielberg’in 1945 doğumlu olduğunu düşünecek olursak daha kariyerinin başında bu projede yer alması hem dizi hem de onun için “adam olacak çocuk” şeklinde tanımlamamıza izin verecektir.<br />
Dizinin ilk bölümlerinden itibaren Peter Falk’ı göremiyoruz. Önce Bert Freed oynadı. Sonrasında ise Thomas Mitchell… Mitchell de az buz adam değildir, efsane film Rüzgar Gibi Geçti’de ana karakter Scarlett O’Hara’nın babasını canlandırmıştı. Ama onunla da olmadı işte.</p>
<p>Ardından gündeme rolü çok isteyen Peter Falk geldi. Aslında yazarlar biraz daha yaşlıca bir dedektif düşünüyorlardı. Ama Falk istenen kalıba tam olarak uymuştu. O kadar çok uymuştu ki Peter Falk’un Kolombo’dan aldığından daha fazlasını Falk Kolombo karakterine verdi. Herşeyden önce giydiği kıyafetlerini verdi: Evet Komser Kolombo’nun o buruşuk pardesüsü gerçekten Peter Falk’a aitti. Karakteri karakter yapan ayrıntıyı Falk iyi yakalamıştı. Kolombo’nun külüstür arabası bir Peugeot 403 Carbriolet idi ve Falk bu arabaı film setinin otoparkında görmüş işte arabamız budur demişti. Araba bu sayede satın alınmış, Kolombo karakteriyle örtüşmüştü.</p>
<p>Bir de karısı vardı komserin. Dizinin tamamında ondan bahsetti, ama asla ortaya çıkmadı. Seyirciler, komserin karısı olmadığını, sorguya çektiği adamların kafasını karıştırmak için uydurulmuş bir karakter olduğunu düşündüler. Ama en az üç bölümde komser (yüzü görülüp sesi duyulmadan) karısıyla telefonda görüşünce vardır herhalde stresi doğdu seyircide.</p>
<p>Kolombo güzeldi. Bu anti kahraman hepimizin rüyalarını kaslı ve iri tabancalı dedektiflerden daha çok fethetti. Bize kendimizi zeki hissettirdiği için kendisine çok şey borçluyuz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ayan.org/komser-columbo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

