Korkunç bir sesti. Metal, cam ve eti aynı anda parçalayan o ses… İnsan hayatını “öncesi” ve “sonrası” diye ikiye ayıran o uğursuz senfoni.
Her şey bir yalanla başlamıştı. Kız, ailesine “kız kıza tatil” demişti; erkek, babasından arabayı “sadece şehiriçi” diye almıştı. Sahil kasabasına giden o yol, özgürlüğe açılan bir kapı gibi görünüyordu. Güneş tepedeydi, radyoda sevdikleri şarkı çalıyordu ve hayat, sonsuza kadar böyle sürecekmiş gibi parlaktı.
Ama o kavşak… Direksiyon, sanki kendi iradesi varmış gibi, erkeğin ellerinden kayıp gitti. Zaman dondu. Fizik kuralları büküldü. Yol kenarındaki bariyerler, üzerlerine gelen devasa bir canavarın dişleri gibi göründü.
Çarpışmadan saliseler önce göz göze geldiler. Erkek, çaresizce baktı: “Yapabileceğim bir şey yok, üzgünüm.” Kız, korku dolu gözlerinde tuhaf bir kabullenişle karşılık verdi: “Biliyorum.”
Sonra dünya patladı. Erkek, kızın bedeninin ön camı parçalayıp bir bez bebek gibi dışarı fırladığını gördü. Sonrası… Sonrası, yüzüne çarpan hava yastığının beyazlığı ve mutlak karanlık.
Gözlerini açtığında tavanın rengi, kirli bir sarıydı. Hastane kokusu; o iyot, kan ve ucuz temizlik maddesi karışımı koku, ciğerlerine doldu. Başında sargılar vardı, sol gözü şişmişti.
Koridordan gelen sesler boğuktu ama bir cümle, bıçak gibi saplandı beynine: “Kızı o haldedeyken nasıl burada tutabiliriz? Şehre nakledilmeli. Beyin cerrahı lazım, kasap değil!”
Bu ses, kızın babasıydı. Sesindeki öfke, hastane duvarlarını titretiyordu. Erkek, yutkunmaya çalıştı ama boğazı zımpara kağıdı gibiydi. Tekrar karanlığa gömüldü.
İkinci uyanışı daha netti. Yirmi gün geçmişti. Yirmi koca gün. Annesi, başucunda ağlamaktan şişmiş gözlerle oturuyordu. “Anne… O nasıl?” diye fısıldadı. Sesi, kendi kulağına bile yabancı geldi. Annesi tereddüt etti. Gözlerini kaçırdı. “Yaşıyor,” diyebildi sadece.
O tek kelime, “yaşıyor”, erkeğin kalbine tonlarca ağırlık yükledi. Çünkü “iyi” dememişti. Sadece “yaşıyor” demişti.
Kızın durumu ağırdı. Araba camından fırladığında başını asfalta çarpmıştı. İlk müdahale yetersizdi. Doktorlar “Katatoni” diyordu. Ruhun bedeni terk etmesi ama bedenin bunu kabul etmemesi gibi bir şeydi. Bitkisel hayattan hallice, sonsuz bir uyku hali. Ailesi onu alıp Amerika’ya, en iyi cerrahlara götürmüştü.
İki ay sonra erkek hastaneden taburcu oldu. Dışarıdaki hava değişmişti; yaz bitmiş, yerini sonbaharın hüzünlü yağmurlarına bırakmıştı. Eve gitmeyi reddetti. “Onu görmeden olmaz,” dedi. Anne babası itiraz edemedi. Oğullarının gözündeki o ifade, itiraz kabul etmez bir vicdan azabının gölgesiydi.
Kızın evine, daha doğrusu kızın “bakım ünitesine” dönüştürülmüş odasına girdiklerinde hava buz gibiydi. Sadece odanın ısısından değil, kızın ailesinin bakışlarından kaynaklanıyordu bu soğukluk. Kızın babası, erkeğe bakarken “Kızımın katili” der gibi bakıyordu. Ama doktor, “Tanıdık yüzler iyileşmeyi tetikleyebilir” demişti. Mecburlardı.
Erkek odaya girdi. Yatakta yatan o narin bedene yaklaştı. Kızın gözleri açıktı. Yüzünde garip, donuk bir gülümseme vardı. Ama bu, erkeğin bildiği o neşeli gülüş değildi. Bu, kasların istemsiz kasılmasından ibaret, ruhsuz bir maskeydi. Boşluğa bakıyordu.
Erkek, yatağın kenarına çöktü. Kızın serum yemekten incelmiş, morarmış bileklerini ellerinin arasına aldı. Titreyerek öptü. “Ben geldim,” diye fısıldadı. “Affet beni.”
Ve o an, bir şey oldu. Kız gözlerini kıstı. Bileklerini kendine çekti. Hareket o kadar aniydi ki, serum askısı devrildi. Kızın annesi, “Ne yaptın kızıma!” diye atıldı. Doktor araya girdi: “Durun! Bu bir tepki! İlk defa bilinçli bir tepki veriyor!”
Herkes nefesini tuttu. Kız, bakışlarını boşluktan çekip erkeğin gözlerine kilitledi. Dudakları titredi. Dilini damağına götürdü. Bir şey söylemeye çalışıyordu. Aylardır suskun olan o beyin, kelimeleri tekrar bir araya getirmeye çabalıyordu.
“Do…” Herkes yaklaştı. “Do… ma…” “Domates mi?” diye sordu doktor şaşkınlıkla. Kız, erkeğin gözlerinin içine bakarak başını salladı. “Do-ma-tes.”
Odada tuhaf bir sessizlik oldu. Bu neydi şimdi? Açlık mı? Sayıklama mı? Hemşire koşarak mutfaktan bir domates getirdi. Kırmızı, parlak bir domates. Kızın kucağına bıraktı. Kızın gözleri parladı. O donuk ifade silindi, yerine çocuksu bir neşe geldi. Domatesi titreyen elleriyle aldı. Yanağına sürdü. Sonra uzandı, erkeğin yanağına sürdü.
“Domates,” dedi tekrar, erkeği işaret ederek.
Annesi hıçkırarak ağlamaya başladı: “Bildi! Konuşuyor! Tanrım konuşuyor!” Doktor gözlüklerini düzeltti, sesi titriyordu: “Beyin… Bazen en karmaşık duyguları en basit sembollerle eşleştirir. Belki de onun zihninde ‘sevgi’nin, ‘kırmızının’ veya ‘canlılığın’ karşılığı bu kelimede birleşti.”
Erkek, yanağındaki domatesin serinliğini hissetti. Gözyaşları yanaklarından süzülüp kızın eline damladı. “Bana diyor,” dedi fısıldayarak. “Benim adım artık Domates.”
Bu bir zaferdi. Küçük, kırmızı, yuvarlak bir zafer. Kız belki bir daha asla eski haline dönemeyecekti. Belki bir daha asla uzun cümleler kuramayacak, o kazadan önceki gibi kahkahalar atamayacaktı. Ama orada, o odada, elinde bir domatesle, erkeğe bakıp gülümsüyordu.
O günden sonra hayatları değişti. Kız, yoğun bir rehabilitasyon sürecine girdi. Kelime hazinesi hiçbir zaman bir çocuğunkini geçemedi. Ama her sabah, erkeği gördüğünde aynı kelimeyle, aynı sevgiyle seslendi ona.
Yıllar sonra bile, erkek kızın ağzından akan salyaları silerken, ona dünyanın en güzel şiirini okur gibi fısıldardı: “Hadi bir daha söyle güzelim… Ben kimim?” Kız, gözlerinin içi gülerek cevap verirdi: “Domates.”
Ve bu tek kelime, “Seni seviyorum, seni affettim, ben buradayım” demekti. Dünyanın en hüzünlü, en güzel kelimesiydi.
