Pamuk Prenses’in pamuk prensi

prenses

Her şey bir masal gibiydi. Daha doğrusu, bütçesi düşük, senaryosu sarkmış, yönetmeni alkolik bir masal gibi.

Güneş tepedeydi ve Külkedisi, prensin beyaz atının terkisine, porselen bir vazo gibi dikkatlice oturtulmuştu. Ancak kimse, o meşhur “camdan ayakkabı”nın, 30 derecelik sıcakta yarattığı sera etkisinden bahsetmemişti. Külkedisi’nin sağ ayağı, camın içinde buğulanmış, adeta haşlanmış bir sosis gibi terliyordu. Eğer prens, bu romantik yolculuğun sonunda o ayakkabıyı çıkarmaya kalkarsa, ortaya yayılacak koku krallığın biyolojik silah programını başlatabilirdi.

Prensin korumaları, etrafa “Kralın adamıyız, şeklimiz yeter” bakışları atarak yürüyorlardı. Ama hepsi, çaktırmadan Külkedisi’nin savaştan çıkmışa benzeyen yırtık eteğinden içeriye röntgenleme derdindeydi. Prens kafasını çevirdiği an, hepsi aynı anda gökyüzündeki bulutlara veya atların nallarına odaklanıp, “Güvenlik protokolü efendim, cam kırılırsa diye bakıyoruz,” havasına bürünüyorlardı.

Külkedisi, omzunun üzerinden geriye, o tozlu yolun ardında kalan sefalete son bir bakış attı. Üvey annesi (ki kadının genetik haritası bilim insanlarını hala düşündürüyordu) ve son yirmi üç güzellik yarışmasında “En İyi Şampuan Reklamı Yüzü” bile seçilemeyen o Gudubet Kardeşler, arkada birer nokta gibi kalmıştı.

İçinden, elini kaldırıp okkalı bir “Nasıl da kapakladım ama!” hareketi yapmak geldi. Orta parmağı hafifçe havalandı, titredi… Ama tuttu kendini. Daha nikah kıyılmamıştı. “Dakika bir gol bir” yapıp, prensin aklına “Ulan biz bu kızı kenar mahalleden aldık ama, hata mı ettik?” şüphesini düşürmemeliydi.

Durumun absürtlüğü, Külkedisi’nin midesini bulandırıyordu. Yanlarında, sanki çok matah bir iş yapmışlar gibi borazan çalan, yanakları şişmiş adamlar vardı. Halk, yırtık donlarına ve açıkta kalan kıçlarına aldırmadan konvoya çiçek atıyordu.

“Git babam git…” diye geçirdi içinden Külkedisi. Bacakları uyuşmuştu. “Bu herifte de ne sabır varmış arkadaş. Bütün ülkeyi kapı kapı dolaşıp, milletin mantarlı ayaklarını mıncıklaya mıncıklaya beni buldu. Adımın Külkedisi değil de ‘Kezban’ olduğunu öğrense benden soğur mu acaba?”

Önünde oturan Prens ise, mutluluktan değil, yorgunluktan ve sıcakta pişen kasıklarından dolayı hafifçe titriyordu. Ama kafasında zafer marşları çalıyordu. Kızı bulmuştu. Tamam, kız biraz… “hırpani”ydi. Aslında şöyle ejderhalı, kuleli, anlı şanlı bir prenses beklemişti ama piyasa şartları malumdu.

“Babam kıllanır şimdi,” diye düşündü Prens, atın dizginlerini sıkarken. “En iyisi yalan söylemek. ‘Katalanya Kralı’nın kayıp kızı’ derim. Babamın coğrafyası kıttır, Katalanya neresi diye haritaya bakacak hali yok ya.”

Kafasında kurduğu bu mükemmel plan, yanlarında yürüyen Yaver’in nefes nefese kalmış sesiyle bölündü. Prens, bu pis dedikoducu, saray yalakası adamdan nefret ediyordu. Kesin babasına yetiştirirdi kızı ormanda, farelerin arasında bulduklarını.

“En iyisi doğruyu söylemek,” diye vazgeçti Prens. “Babam ne diyecek sanki? ‘Ulan koskoca harem kurduk sana, bula bula bu pasaklıyı mı buldun’ diyecek. Amaaan… Bu devirde evlenmek kolay mı? Enflasyon var, başlık parası var. Hem bu kız ‘çöpsüz üzüm’. Kaynana dırdırı yok, el öpmeye gidilecek akraba terörü yok.”

Konvoy, ormanlık bir alana girdiğinde Prens, o meşhur “Liderlik Karizması”nı konuşturmak istedi. Atın dizginlerine asıldı.

“Artık mola verme zamanı!” diye gürledi. Sesi biraz çatallı çıkmıştı ama olsun.

Tam o sırada, Yaver panikle atıldı: “Sakın Prensim! Aman diyeyim!”

Prens’in karizması, duvara çarpan bir sinek gibi yapıştı kaldı. “Benim sözlerime karşı mı geliyorsun bre gafil? Kafan vücuduna ağır gelmeye başladı galiba?”

Yaver, sanki bir atom mühendisiymiş gibi bilgiç bir tavırla yerdeki otları işaret etti: “Haşa Prensim! Ama buradaki floraya bir bakın… Bunlar Urtica dioica. Yani halk arasındaki adıyla; Isırgan Otu. Malumunuz, her mola verdiğimiz çalılıkta, hacet gidermek için çömeldiğinizde… Şey… Geçen seferki gibi ‘Popom yanıyor!’ diye bağırarak ordunun önüne çıkmanızı istemeyiz.”

Bir sessizlik oldu.

Ormandaki kuşlar sustu. Borazancılar sustu. Atlar bile kişnemeyi kesti.

Külkedisi, başını hızla diğer tarafa çevirdi. Dudaklarını kanatırcasına ısırıyordu. Gülmemeliydi. Eğer gülerse, kellesi giderdi. Ama manzara gözünün önündeydi: Müstakbel kocası, krallığın varisi, kıçında ısırgan otlarıyla çığlık çığlığa koşan bir adam…

Prens kızarmadı, morardı. Yaveri şimdi öldürse, “Demek ki doğruymuş” dedikodusu yayılacaktı. “Haklısın” dese, karizma çizilecekti. Tam bir satranç çıkmazı (zugzwang) içindeydi. Prens, Yaver’e dönüp, gözleriyle sessiz bir “Sen bittin oğlum, seni zindanda farelere kemirteceğim” mesajı yolladı.

Yaver’in beti benzi attı. Ağzından kaçıvermişti işte. Aslında niyeti yalakalık yapıp Prens’in poposunu kurtarmaktı ama dozajı ayarlayamamıştı. Tarih öncesi bir Freud olsa, buna “bastırılmış bilinçaltı intikamı” derdi ama o dönemde portakal bile ithal edilmediği için bu terimler henüz icat edilmemişti. Yaverin aklından, “Ulan bari ölmeden şu Külkedisi’ne bir yanıksam mı? Belki adım bir masala dipnot olarak girer,” gibi intiharvari düşünceler geçti.

Tam o sırada, bir mucize oldu. Atın diğer yanında yürüyen, Yaver’in Yardımcısı (ki kendisi Yaver’in yerinde gözü olan sinsi bir kariyeristti), bu fırsatı kaçırmadı.

Sesi, bir tokat gibi patladı: “Prensim! Bu sizin soytarınızın şakaları da bazen haddini aşıyor. Ama ne yapalım, soytarıların kellesi vurulmaz, deli raporları var. Yine de dünyalar güzeli prensesimizin yanında böyle avam şakalar yapması hiç hoş değil.”

Prens bir an durakladı. Gözleri parladı. “Aaa… Evet!” dedi, sesini tekrar kalınlaştırarak. “Soytarı sen de çok oluyorsun artık. Şakaların bayatladı.”

Bu ne muazzam bir manevraydı! Yaver bir anda “Soytarı” statüsüne düşürülmüş, Prens’in hacet sorunu “şaka” kapsamına alınmış, karizma kurtarılmıştı. Prens, bu Yardımcı’yı alnından öpmek istedi. Külkedisi’nin yanlış anlayıp “Bizimki de erkeklerden mi hoşlanıyor acaba?” diye düşünmesinden korkmasa, yapardı da.

“Soytarı!” dedi Prens, rolüne iyice ısınarak. “Seni şimdilik bağışlıyorum. Git şu çamurların içinde birkaç takla at da neşemiz yerine gelsin.”

Eski Yaver, yeni Soytarı, kös kös çamura doğru yürüdü. Bir yandan kellesini kurtardığına seviniyor, diğer yandan Külkedisi’ne rezil olduğu için içi içini yiyordu.

Çadırlar kurulduğunda hava kararmıştı. Prens, “Ben bir şeyler avlayıp geleyim, akşama ziyafet var!” diyerek ormana daldığı için, beklendiği üzere herkes aç kalmıştı.

Çadırın içinde Külkedisi, cam ayakkabısına bakıyordu. Camın içi resmen tropikal bir iklime dönmüştü. “Acaba koku yapar mı?” diye endişelendi. “Amaaan… Yaparsa yapsın. Adam bütün ülkeyi elinde ayakkabıyla gezdi, fetişist midir nedir belli değil, buna mı takılacak?”

Asıl sorun başkaydı: Prens daha nikah kıyılmadan aynı çadırda mı kalacaktı? “Allah’ın emri peygamberin kavli” devreye girmeden olmazdı. Gerçi adamın ısırgan otu travması vardı, pek bir aksiyon beklenmezdi ama yine de tedbirli olmak lazımdı.

Tam o sırada, kalçasında bir sızı hissetti. Bir el, etini sıkıştırmıştı. “Ay!” diye bağırdı gayriihtiyari. Sonra toparladı: “Yani… Ayyy prensim?”

Prens, karanlıkta sırıttı. Dişleri ay ışığında parladı. “Özür dilerim hayatım. Rüya mı değil mi diye kontrol edeyim dedim. İstersen sen de beni çimdikle?”

Külkedisi içinden bir “Hasbinallah” çekti. Elini kaldırıp “Senin o elini kırarım” der gibi baktı ama sonra hemen o masum, o sevecen, o “Ormandaki kuşlarla konuşan saf kız” maskesini taktı.

“Gökyüzüne bakınız Prensim,” dedi konuyu değiştirerek. “Ne çok yıldız var değil mi?”

Prens, hayal kırıklığıyla “Evet, bissürü…” diye mırıldandı. İçinden, “Ulan bari erkeklik bende kalsın, çadırları ayıralım. Bu gece buradan ekmek çıkmayacak,” diye geçirdi.

Gökyüzünde gerçekten de bir alay yıldız vardı. Ve tam o sırada kayan bir yıldıza bakan Eski-Yaver’in-Yardımcısı-Yeni-Yaver, hayatının sonuna kadar bu makamda kalmayı diledi.

Külkedisi ise kayan yıldıza bakıp tek bir şey diledi: “Umarım sarayda şu cam ayakkabıyı çıkarmadan önce ayaklarımı yıkayabileceğim bir leğen vardır.”