admin

Şarkılarını bildiğimizi bilmediğimiz adam

Enrico Macias Türk müzik tarihinin en çok “çalınan” şarkıcılarından biri. Türkiye’ye birkaç defa gelip Ajda ile burada ve Fransa’da konserler veren bu şahsiyetin müziklerinin çalınması, dinlenme anlamında değil indiragandi, yani bizim popçularımız tarafından taklit edilmesi anlamında kullanılıyor. Peki Macias’ın şarkılarının Türk müziğinde bu kadar çok aşırılmasının sebebi ne? Tabii ki Endülüs tarzı müzik yapması. Tabii ki biz bunun farkında değiliz.

Ne bir kürk ister bu şen gönlüm… Hiç bunları kendine dert etmeye değer mi? Bu sözler belli bir yaşın üstünde ya da Türk pop tarihine meraklı gençler tarafından çok aşina olunan müzikler. Bir zamanların ortalığı yıkan bu müziklerin müsebbibi Enrico Macias. Enteresan bir şahsiyet. Cezayirli olması bakımından Fransa’nın göç almaya başladığı sıkıntılı dönemlerinin başarı hikayesi gibi gözükse de aslında durum biraz daha farklı: Yahudiliğin, İsrail – Filistin ilişkileri açısından çok zarar gördüğü 60’lı yıllarda Yahudi ve sevilen bir kişilik olarak çok fazla destek görüyor dünyadan. Devamı…

Operadaki hayalet

Phantom of the Opera edebiyat tarihinin en sık işlenen konularından biridir. Bir güzel, bir de çirkin vardır. Bu insanlar keskin çizgilerle ayrı dünyaların insanlarıdır. Klasik zengin ve fakir hikayelerinin aksine her iki taraf da istediği halde buluşamıyor değildir. Bir taraf çirkin olduğu için sadece o güzelle olmak istemekte, güzel olan taraf ise öyle ya da böyle bu işten kaçmaktadır. Genellikle çirkinler bu dünyada tutunabilmek ve çoğalabilmek için ekstra güç ve zenginliklerle donanmıştır. İşte bu anlamda Opera’daki Hayalet bu öykülerin en klasik örneklerinden biridir.

Phantom, yüzü maskeli olmasından kelli gizemli ve karizmatik biridir. Bebeklikten kalma bir ağraz vardır yüzünde. Kuvvetlidir. Ama onun en büyük karizması elinin tersiyle operalar yazmak, küçük parmağıyla büyük şarkıcılar yetiştirmekten gelir. Gelin görün ki çirkindir. Maske çıktığı anda kel görünmektedir. Maskeyle ne kadar karizmatik ve süper görünümlüyse maskesiz o kadar korkunç ve hatta şobalak görünümlüdür. Devamı…

Lady Grinning Soul

/

David Bowie, yaşayan en uçuk kaçık insanlardan biri. 1947 doğumlu. Hayatı boyunca o kadar enteresan işler yapmış, işi sapıklığın sınırlarına getiren öyle işlere imza atmış ki sonradan ne kadar efendi takılırsa takılsın kimseye yediremez yeni halini.

Normal insanların çılgınlık patlamaları olur ya… Bowie gibi uçuk kaçık insanların da aynı şekilde sakinlik patlamaları oluyor. Bunu görmek için 1973 yılında piyasaya sürdüğü Aladdin Sane albümünden Lady Grinning Soul şarkısına bir göz atın. Çölde vaha gibi, aranıp da bulunamayan çocukluk hayalleri gibi bir balad…

Rivayet o ki Claudia Lennear adında siyahi bir şarkıcı var. Bu kadın müthiş güzel. Aynı anda hem Bowie, hem Mick Jagger ile tanışıyor. Bowie ona bu şarkıyı yazarken Jagger da brown sugar isimli şarkıyı ithaf ediyor. Kendisi daha sonra bir albüm çıkarıp bir filmin kıyısında geziyor bir de Playboy’a brown sugar adıyla poz veriyor. (Ne kadınmış) Devamı…

Lili: Aşkın kuklası

Genellikle kadınların başına geldiğini düşündüğüm bir durumun filmi. Bir kızcağız var. Bir yere gidiyor ve orada aç biilaç kalıyor. Ne yatacak yeri, ne de yiyecek alacak parası var. Kafayı bozuyor ve bir sirkin içinde intihar için direğe tırmanıyor. Direğin tepesine çıkıp kendini aşağı atacakken sirkteki kukla çadırından bir kukla sesleniyor ona aşağı inmesi için. Lili ufak tefek ve moronluğa varacak derecede saf bir kızımız. İnanıp iniyor aşağı. Kukla ile saatler ve günler ve geceler boyu uzun sohbetleri oluyor. Bir anlamda ona aşık oluyor.İşin daha ilginç tarafı, Lili kuklacıyı sevmiyor. O bizzat kuklaları ve onların konuşmalarına aşık. Film 1953 yılında gösterime girmiş olsa da bu tarafıyla günümüz kadınlarının da durumunu gösteriyor. Sanırım kavram gereğinen fazla evrensel: Kadınlar her şeyin dış yüzüne aşıklar, içiyle ilgilenmiyorlar. Kadınlar için erkeklerin bütün vitamini kabuğunda. Devamı…

Bir başkadır benim memleketim

/

Sizlere Türk tarihinin en önemli aşırmalarından birini anlatmam gerek.

Türk insanı yakinen bildiğiniz ve içinde yaşadığınız gibi kabarmayı coşmayı sever. Türk insanını bu anlamda coşturacak pek çok şey vardır ki eğer coşmaya meyilliyseniz bazen kapı gıcırtısı bile yeterli olur. Ama hakkını vermek lazım, özellikle bazı şarkılar bizi gerçekten daha çok dolduruşa getirir. Bunların başında zamanında Ayten Alpman tarafından söylenmiş “Bir Başkadır Benim Memleketim” şarkısı gelmektedir.

Maça gidenler bilirler tribünde ondan bundan sudan sebeplerden kavga çıkar ve kavgaların yatıştırılması için ya takım lehine ya da karşı takımın alehine tezahürat başlatılır. İşte bu şarkı da öyledir. İnsanların ortak paydasıdır. Çimentosu, çimento içine gömülü demiridir. Birleştirir, yaklaştırır, kaynaştırır. Her bar ortamında gecenin sonunda çalınır, darbelerden sonra çalınır, savaşa yakın zamanlarda çalınır.

Devamı…

Geçmişte kalmış bir gelecek: Uzay 1999

/

Amerikalılar bu televizyon işinde çok ileri gittiler. Oysa TV başlangıcından beri İngilizlerin iyi olduğu bir şeydi. Gerek diziler, gerek show programları… Ama sonra Amerikalılar bilim kurgu dizileri keşfetti, böyle deyince çok doğru olmaz belki değiştirerek söyleyelim, Amerikalılar efekt ve dekora para harcayarak gerçekçi bilim kurgu diziler yaparlarsa halkın beğenisini kazanacalarını keşfetti. Bildiğiniz gibi bunun en önemli ve canlı göstergesi 1969 yılında başlayan (ve hala süren) Uzay Yolu’dur.

Hal böyle olunca İngilizler Amerikalılara yenilmenin ezikliğini üstlerinden atmak için harekete geçtiler. Eğer onların efsane dizisi varsa İngilizlerin de olurdu. Bu yüzden tüm hızıyla Uzay 1999 hayata geçirildi. Başta İtalyan Televizyonu RAI de bu işin içindeydi. Sonra İngilizler tek kaldılar.

Devamı…

Komser Columbo

/

Şirin komser, şirin insan. Çok zeki, ama bir o kadar savruk… Neye neden yaptığını, sırları nerede nasıl çözeceğini bir türlü anlayamıyorsunuz. Aslında bunun yüzünden bile sevilebilirdi ama sevilmesinin çok daha farklı sebepler var.

Komser Kolombo, tersine dedektiflik hikayesi denen bir formata sahip. Bu format 1912 yılından beri kullanılıyor. Ama televizyonlara aktarmak Komser Kolombo serisine nasip oldu. Eee ne ki bu formatın mantığı diyenlere kısaca özetleyelim: Dizi başlamadan, ilk reklamlar, hatta dizinin tanıtım yazıları geçmeden önce cinayet işleniyor. Seyirci cinayetin nasıl, kimin tarafından, hangi motivasyonla işlendiğini en ince detaylarına kadar görüp öğreniyor. Sonra dizi başlıyor. Komser Kolombo işi tüm zekasıyla çözmeye çalışıyor ama seyirci bunu komserimizden önce anlıyor (başka ne olabilirdi ki) ve kendini zeki, dolayısıyla mutlu hissediyor. İşte bu büyülü taktik ki diziyi herkesin sevgilisi haline getirdi.

Devamı…

1 16 17 18