admin

Sahilde iki çocuk

sahilAdam asabi adımlarla alışveriş merkezinden içeri girdi. Artık orta yaşta olmadığını bilen adımlar, eskisi kadar hızlı götürmüyordu giderek irileşen gövdesini. Alışveriş merkezi kapısından içeri girdikten sonra bir an için yapacaklarını düşündü. Burada restoranda önemli biriyle bir buluşması vardı. Ama adını hatırlamıyordu. Aman canım adını hatırlasa ne olacak hatırlamasa ne olacak, sonuçta gideceği yeri hatırlıyordu, gelecek adam onu tanıyordu, gelir masasına otururdu, konuşurken adını da hatırlardı, konu kendi kendini götürürdü zaten.
Adımları onu otomatik olarak alışveriş merkezinin orta yerindeki restorana götürdü. Şöyle bir kolaçan etti dükkanı ve dışarıda oturmaya karar verdi. Hava güzeldi ve cebinde yarısı dolu bir paket ve epeydir keyifle içmek için sakladığı purosu duruyordu.
Küçüklüğünden beri sevdiği bir şeydi kendini göstermek. Yine o çocukken yaptığı şeyi yaparak restoranın önünde bir tam tur atarak sandalyelerin bulunduğu alana girdi, orada da yine bir tam tur atarak en arkaya doğru yönlendi. İnsanları kendine baktıracak kadar yakışıklı olmamıştı hiç, ama insanların bakma ihtimali çok hoşuna gitmişti oldu olası.
Tam istediği masa, en dipteki çevreyi gözetleme masası, boştu. Oraya o ismi vermişti çünkü çevreye çok hakimdi ve insanlar garsona bakmak için kafayı kaldırdıklarında mutlaka onu göreceklerdi.
Ancak o anda kafasında bir elektriklenme oldu. Gördüğü şeyin anlamsız gelmişti ona. Gözlerini kıstı ve oturmayı planladığı masanın hemen arkasındaki alana tekrar baktı. Kaçamak ifadeli, sarışın ve mavi gözlü bir kız ona doğru bakıyordu. Tanıyordu bu kızı, hem de çok iyi tanıyordu. Küçükken, daha okul zamanlarında aşık olduğu kızdı o. O zamanlar daha bir dik dik bakardı insanın suratına. Umarsızdı. Ama şimdi utangaç duruyordu. Bel çevresine kilo almıştı biraz. Göğüsleri de büyümüştü sanki. Aman öyle ya aradan kaç yıl geçmişti ki? 25? 30? Hatırlamak zordu hesap yapmak için de zaman yoktu.
Gözleri ortada bir yerde karşılaştı. O anda kafayı çevirse görmemiş gibi yapsa… Arkasını dönse giderdi. İsterse o kız da kızsın ona… Öküz desin. Ne olacak aradan o kadar zaman geçmiş hatırlamak zorunda mı? De ki hatırladı, o kızla konuşmama hakkı yok mu? Elbette var.
Hem o kız neler yaptı ona? Zamanında, lise zamanlarında az koşmadı o kızın peşinden. Hayatını teklif etti, kendini teklif etti. Geceler boyu uykusuz kaldı, günler boyu onu düşündü. Ama kız bir gün olsun onun tekliflerini dikkate almadı. Şimdi ne demeye uysal uysal bakıyor acaba ona?
Kız ona kaçamak bir tavırla el salladı. Artık kaçış yoktu. Zaten kızla olan geçmişini düşünürken öyle kaçamak makamak değil, öküz gibi gözlerinin içine bakmıştı. Şimdi tanımamış tribi yapmak terbiyesizliğe girerdi.
O da ürkek biçimde el sallayarak karşılık verdi kıza. Gülümseyerek yanına gitti. Ne var ne yok nasılsın görüşmeyeli faslını biraz uzattılar. Çok olmuştu görüşmeyeli ama ne olacaktı işte. Adam kendini yakın hissetti kadına. Kadının da tuhaf bir biçimde ona yakın olduğunu düşündü. Küçükken olmadığı kadar yakın.
Konuşmalarının beşinci dakikasında adam hiçbir şey konuşmadıklarının farkına vardı. O kadar uçucu, o kadar yalan dolan şeyleri birbirine soruyor ve cevap alıyorlardı ki söylediklerinin hiçbiri akılda kalmıyordu. O anda onları dinleyen biri olsa kesinlikle masadaki şişeyi alıp ikisinden birinin, hatta ikisinin de kafasına vurabilirdi. En azından adam bunu kendine yapmayı çok istedi. Kadının yanına gittiği için şimdiden pişman olmuştu.
Kadın hala güler yüzlüydü. Parmağında irice bir altın yüzük vardı. Belli ki evliydi. Göğüs ve kalçaları bir, hatta iki çocuk sinyali veriyordu. Adam konuşurken “iyi ki bu kızla değilim” dedirtecek bir şey aradı, tam olarak aradığı şeyi bulamadı. Belki gevezeliği. Evet evet kesinlikle hayat bu kadını daha geveze yapmıştı. Ama bu bile onun yanından ayrılma isteği vermiyordu ona. Bir şekilde geçmişinden kalan bir açığı kapatıyordu sanki.
Genellikle kendini zeki hissettiren kadınlardan biri değildi. Öyle kadınlar o kadar çoktu ki: Konuşurken öyle aptalca bir şey söyler ki kadın işte deyip geçersiniz. Veya sevinirsiniz oh ne güzel bu kadar aptal kızı kesin kandırır kötü emellerime alet edinirim diye. Ama bu kadın öyle değildi. İyi kitap okumuş, iyi müzik dinlemişti. Neredeyse adamın bildiği her şeyi biliyordu. Hatta ilginçtir adamın bildiği yanlış şeyleri o da yanlış biliyordu.
Adam içinden yükselen asabiyete engel olamadı: Zamanında, o arkadaşlık tekliflerinin birisini kabul etse veya etmiş gibi yapsaydı… Ne kadar farklı bir hayatı olurdu her ikisinin de. Belki sarışın bir kızı olurdu. Belki daha mutlu ya da daha az mutlu olurdu. Şimdiki hayatını düşünür gibi oldu… Gözlerinin önünden bir takım görüntüler geçti ve kayboldu. Küçüklüğünde de böyle yapardı. İstemediği görüntüleri gözlerinin önünden silince kafasından da silmiş olurdu.
Bir anda aklına yapacağı toplantı geldi. Saatine baktı. Karşısındaki kız ona çekingen bir biçimde bir yere gidip gitmeyeceğini sorunca “yok buluşacağım kişi buraya gelecek” dedi kendinden emin bir biçimde. İyi mi yapmıştı bunu söyleyerek? Şimdi kalkıp gitme özgürlüğünü kaybetmişti işte. Ben bir gideyim deyince kız ona “hani buraya gelecekti bulaşacağın adam” demeyecek miydi? Muhtemelen diyecekti.
En iyisi karşı atağa geçmekti: “Senin planın ne, birini mi bekliyorsun?” Bunu akıp giden bir muhabbetin içine sokarak sormak lazımdı, ama dana gibi sormuştu. Kadın güldü, kaçamak bir bakışla saatini inceledi: “Yok öylesine takılıyorum burada. Vaktim çok” dedi. “Benim toplantı yapacağım adam gelince masayı ayırırsam sana ters olmaz değil mi” diye sordu adam kaçamak bir tavırla. Yok canım ne ayıp olacak tavrında yine gülümser bir şekilde kafayı aşağı yukarı salladı kadın.
Adam mutluydu. Bu güleç gözleri, gülerken dudaklarının kenarında çizgiler oluşturan ağzı özlemişti. Özlemenin ötesinde sanki aradan o kadar zaman geçmemiş, yakından tanıyor gibi hissediyordu konuşurken. Bazı cümlelerinin sonunu getirebiliyordu. Ah o kızla birlikte olabilseydi zamanında… Çocukluk hayallerini kaybetmeseydi.
O kadar çok zaman geçmişti ki aradan, konuştukça gözünün önüne geliyordu eski zamanlar. Bir okul partisinde tanışmışlardı. Adam ilk görüşte aşık olmuştu ama bunu söyleyecek kadar yürekli değildi. Hiçbir zaman da o kadar yürekli olmamıştı zaten. Sonra içinde bulunduğu yaşın da getirdiği hormonal dengesizlikler yüzünden o kadar yakınında durmuş o kadar saçma sapan konuşmuştu ki gün gibi ortaya çıkmıştı o kıza olan yangını. Bu da olayı daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmişti.
Bir arkadaş topluluğu düşünün… Erkekler ve kızlar bu ortamda bir hayatı paylaşıyor, birbirlerine hava atıyor, birbirleriyle arkadaşlık ediyor ve hatta yatıp kalkıyorlar. Bu toplulukta en istenmeyen şey adamla kadının durumuydu. Adam kızı sever, kız adamı sevmez, aralarındaki şey gizli kalmanın ötesine geçmiş hatta toplulukta espri konusu olmuştur. Bu durumda ne sevip sevilmenin kutsallığı kalır ne de aralarında bir şey olma ihtimali…
İşte bu yüzden adam o arkadaşlık grubunu sessiz sedasız terk etti. Bu terk ediş ona zaman kazandırdı. O da kazandığı bu zamanı kendini ifade etmek için kullanmaya başladı. Önce anlamlı anlamsız aklına ne gelirse yazdı, sonra anlamsız yazdığı şeyleri arka arkaya daha anlamlı cümlelere dönüştürdü. Sonra günler geceler boyu yazmaktan sıkıldı ve bir anda farkına vardı ki bu sayfalarca yazıyı birkaç kelimelik şiirler içine sıkıştırmak mümkün.
Şiirler yazdı. Önce yazdıklarını çok beğendi, ardından kendini komik duruma düşürdüğünü hissederek hepsini sildi ve defterlerini yaktı. Sonra tekrar yazdı ve ilk yazdıklarının aslında ne kadar değerli olduğunu hissetti.
Hayatı boyunca cesaretsiz kalmasının en önemli sebeplerinden biri olan şeyi yaptı günlerden bir gün… Topladı şiirlerini ve bu kadına sundu. Bunu niçin yaptığını bilmiyordu. Akıl almayacak kadar aptalca bir hareket olduğunu düşündü bunu yaptıktan yaklaşık 14 dakika sonra. Hatta eve dönerken yumrukladı kendini. Ne bekliyordu acaba? Kızın şiirlerini çok beğenip kendini onun kucağına atmasını mı…
Kızla sonraki buluşmasında içinde şiirlerinin bulunduğu defterini aldı. Kız hiçbir şey söylemedi, o da sormadı. Çok güzelmiş şiirlerin dedi kız, o da teşekkür etti. Konu kapandı, kızla da muhtemelen bir daha hiç buluşmadılar.
Şimdi bir alışveriş merkezinin kenar restoranlarından birinin sote bir masasında hayatta olmayacak şeylerden bahsediyorlardı. Hayat adeta bir bilim kurgu romandı.
Bir yıllık cesaretini bir araya getirerek kadına “şiirlerim” dedi… Kadının gözleri fal taşı gibi açıldı… “Şiirlerimi beğenmiş miydin?” Adam bunu söyledikten sonra kadının gözlerine bakmak ve bakmamak arasında gözlerini bir noktaya odaklayamaz bir halde kaldı.
Kadın umarsız bir biçimde dik dik onun gözlerine bakmaya başladı. Gözleri dolu dolu olmuştu. “Dokunsalar ağlayacaktı” kavramı onun için icat edilmişti sanki.
Gözlerinin bu kadar göz yaşını bir arada tutabilmesi fizik kurallarına aykırıydı. Neredeyse göz bebeğinin en ortasındaki yuvarlağa kadar göz yaşıyla dolmuştu. Adam o anda masadan kalkıp gitse muhtemelen kadın peşinden gelemez, zira önünü göremezdi. Şu anda herhangi bir şey görebilmesi zaten söz konusu değildi.
“Şiirler… Şiirleri hatırlıyorsun!” Kadın bunu söylerken artık fizik kuralları göz yaşlarına galip geldi. Göz yaşlarının her biri diğerini geçmeye çalışarak yanaklarından süzülüyordu. Gözle çene arasındaki mesafenin ne kadar kısaymış meğer. Adam bunun farkına vardı.
Adam da epeydir hissetmediği duygulara kapıldı, bacaklarının vücuduyla birleştiği yerlerin karıncalandığını, çenesinin titrediğini hissetti. O kadın, gençliğinin o kızı… Onun şiirlerini hatırlıyordu. Onlarca yıl öncesinde yapılamamış bir sohbeti yapmaya başlamışlardı ve bu her ikisinin de gözlerinin dolmasına neden olmuştu.
“Şiirlerimi hatırlıyor musun?” diye sordu kadına. Kadın bu sefer hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bu, hatırlıyorum anlamına geliyordu herhalde. “Senin şiirlerini hiçbir zaman unutmadım, hep sevdim” dedi kadın. Adamın buna çok sevinmesi gerekiyordu belki, ama bu onu sinirlendirdi. Madem sevmişti, onca seneden bu zamana aklında tutmuştu, neden o zaman sevdiğini ima eden tek bir kelime bile etmemişti… Neden zamanında ona bir umut ışığı yakmamıştı… Bir anda kafasında yirmiden fazla neden kelimesiyle başlayan soru uyandı. Bunların her birinin verilemeyen cevabı sinir katsayısının artmasına neden oluyordu.
Kadın artık kırmızı renge bürünen mavi gözlerinin ardından sus işareti yaptı adama. Bir süre konuşmasını istemiyordu belli ki. Adam şaşkınlık içinde kadına baktı. Ağzını her açışında kadın elini uzatıp adamın elini tam sevdiği gibi tutuyor ve hafifçe sıkarak susmasını sağlıyordu.
Ağlama ve hıçkırıklarla dolu birkaç dakikanın ardından kadının gözleri balon gibi şişmişti. Açıkçası yine de güzel görünüyordu.
“Senin şiirlerin hep çok güzeldi” dedi kadın birkaç dakika nefes alamamış birinin yaşadığı zorlanmayla. Ben onları hep okudum. Sen bana şiirlerini verdiğinde çok gençtim. Ama onların bir kopyasını çıkarmayı akıl ettim o zamanın salaklığıyla…”
Adam şaşkına dönmüştü. Hayatının bir bölümü yeniden anlam kazanıyordu şimdi bu kelimelerle…
“Sonra seninle bir süre görüşmedik. Şiirlerini sana verdikten sonra hep senden haber bekledim ama sen haklı olarak kaçtın benden ve ben senin peşine düşemeyecek kadar salak ve gençtim. Şiirlerini beş sene sonra okuduğumda daha farklı şeyler düşünmeye başladım ve kaçırdığımın ne olduğunu anladım. Sonra bir gün o deniz kenarındaki üniversitede bir arkadaş toplantısında seni görünce artık benim adım atmamın gerektiğini anladım…”
İşte bu inanılmazdı. Evet adam deniz kenarındaki bir üniversitede okumuştu. Ve o kadın kesinlikle onu görmüştü ama yanına gelmemişti işte: “Niye gelmedin yanıma? Neden sevmedin beni sever gibi olduysan neden bunu bana söylemedin? Kaç sene seni düşündüğümü biliyor musun?”
“Biliyorum” dedi kadın, “beni en az 5 sene 9 ay ve 14 gün düşündün!..”
İşte bu çok saçmaydı. Kadın bir de utanmadan onunla dalga geçmeye başlamıştı. “Sen var ya sen” diye bağıracak oldu, kadın tekrar uzanıp elini sıktı ve onu susturdu:
“Seninle son görüşmemizin ardından, 5 sene 9 ay ve 14 gün sonra seninle üniversitende karşılaştık. Bu kadar zaman geçtiğini ben bilmiyordum, sen bana söyledin. Sonra kol kola deniz kenarında yürümeye başladık. Sonra ben sana senin şiirlerini okudum, sen az daha denize düşüyordun. Sonra hemen oracıkta bana evlenme teklif ettin ve 3 sene 3 ay ve 4 gün sonra seninle evlendik.”
Adam şaşkınlıktan yere düşecekti. “Ne diyorsun sen” diyecek oldu. Kadın yine elini tutarak susturdu onu…
“Seninle evlendik, iki çocuğumuz oldu. Senin şiirlerini kitap haline getirdik. Çok güzel ve mutlu bir hayat sürerken sende bir hafıza hastalığı başladı. Ve bir takım şeyleri unutmaya başladın ve ben seninle haftanın belli günleri burada buluşup sana eski yaşadıklarımızı yeniden hatırlatmaya başladım…”
Adam şaşkındı. Hafızasını zorlayarak kadın hakkında bir şey hatırlamaya çalıştı… Kesinlikle bomboştu hafızası. Kadının yalan söylediğini kanıtlayan bir şey de yoktu aklında. Buluşacağı adam… Hala kim olduğunu bilmiyordu. Bir başkasıyla evlenmiş miydi? Bilmiyordu.
Tek bildiği bir zamanlar çok sevmiş olduğu bir kadın ona çok sevecen gözlerle bakıyordu. Yemediklerinin hesabını masaya bırakıp kalktılar. Sersemlemiş adımlarla alışveriş merkezinin kapısına doğru yürümeye başladılar.
“Sana kitabının kapağındaki resmi göstereyim mi” diye sordu kadın.
Adam “Benim şiir kitabım mı” diye sordu.
“Sahilde iki çocuk” diye düzeltti kadın. Son bir yıldır ilk kez şiirlerini ve kitabını hatırlamıştı adam. Keşke bu iyiye gidiş olsaydı. Gözyaşlarına mutluluk gözyaşları süsü verdi.

Pinokyo’nun az bilinen hikayesi

pinokyo-412x340Herkes yanlış biliyordu. Pinokyo babası Gepetto tarafından yalnızlığını gidermesi için yapılmamıştı. Gepetto neyin ne olduğunun bilinmemesi için aptal bir aracıydı. Zaten değil kukla yapmak burnunun ucunda olup biteni görecek becerisi yoktu.

Pinokyo bir peri ürünüydü. Periler istediği her şeyi yapabilecek yetenekte büyücülerdi. Kendilerine büyücü denmesini istemezlerdi çünkü genelde o tip kadınlar yaşlı ve sivri burunlu olurlardı. Periler her daim gülerler, elma yanaklı olurlar, sarı saçlarıyla mutluluk dağıtırlardı.

Pinokyo peri tarafından tasarlanmıştı. Özel olarak üstünde çalışılmış bir sanat eseriydi. Bir şeyi eksik mi fazla mı olmuştu, hafif bir defosu vardı. Ama peri, tüm her daim gülen elma yanaklı sarışın gibi kendini beğenmişti. Kendini beğendiği için de bir takım hataları görmezden gelmesi normaldi.

Perinin Pinokyo’yu yapma sebebi çok basitti: Tüm güzeller gibi biraz kelimesinin kaldırabileceğinden daha çok yalnızdı. Yalnız olmasa ne olacaktı ki kimseyi yanına almıyordu ki. Bir çocuk ondan hoşlanmıştı da nasıl da elma yanaklarıyla güle güle, şirin davrana davrana onu yanından uzaklaştırmıştı. Çocuk güler yşüzlü bir kadın görünce ona bir perilik yapacak zannetmişti de nasıl elma yanaklı tekmesi yemişti kıçına.

Ama ne oldu? Her etrafından erkek iten güzel kadın gibi yalnız kaldı. Ama ne oldu? Her yalnız kalan güzel kadın gibi ballının teki olduğu için kendine, kendini oyalayacak bir kukla yaptı işte.

Kimse Pinokyo’ya bir şey sormamıştı. Kocaman bir meşe ağacıydı o. Ne yapması gerektiğini düşünmeyen, sadece dik duran, uzaklara bakan, yapraklarının arasından geçen rüzgara şaşıran, köklerinden gelen suya şaşıran, insanların birbirlerini nasıl ve neden sevdiğine şaşıran bir ağaçtı o. Sonra bir peri geldi ve ona sormadan onu bir kukla haline getirdi.

Peri Pinokyo’nun kendine gelince gördüğü ilk şeydi. Doğar doğmaz perinin kocaman kocaman gözleri, kocaman kocaman gülüşü, lüle lüle sarı sarı saçları… Elma elma yanakları… Tekrar tekrar… İkişer ikişer…

Pinokyo muhtemelen aşık oldu. Eğer aşık olmanın ne olduğunu bilseydi “vay be aşık oldum” der ve gün batımlı restoranlara gidip kendin içkiye vururdu. Ama onun için aşık olmak bir tahta kurusunu vücudunun muhtelif yerlerinde barındırmak, zaman zaman için için kaşınmak, sert rüzgarlarda eğilememek gibi. Tarif edilebilecek bir şey değildi.

Pinokyo’nun hayatı boyunca yapacağı yaşayacaı çok hatalar olacaktı ama en büyük ve birinci hatası perinin ona gülerek bakmasından anlam çıkarması oldu. O sandı ki peri ona gülerek bakarken hisli duygular besliyor tahta vücuduna karşı. Eh be Pinokyo kadın iyilik perisi. İşi iyilik yapmak. İşi sana ve senin gibilere güzel güzel bakıp gülmek.

Pinokyo dünyanın en akıllı tahta parçası değildi ama kendi içinde tutarlı bir mantığı vardı. Pinokyo kendi kendine diyordu ki eğer bana gülüyorsa, eğer bana iyilik yapıyorsa beni seviyordu. Peri kenri ruhsal boşluklarını doldurabilmek için erkek yaratmıştı Pinokyo’yu ve doğal olarak da kukla da böyle düşünüyordu işte. Erkekler böyle düz mantıklı ve basit yaratıklardı işte.

Ama dedik ya olay özünde böyle değildi. Bir süre Pinokyo’yu iyi biri yapmak için uğraş veren peri bundan sıkıldı. Çünkü o bir kadındı. Periler kadın olurdu. Kadınlar kendi iyi ve kötülerine göre değerlendirirlerdi diğerlerini… İyi ol derken kafasından o sırada geçen bir şey oluyordu mesela… Ona göre iyi oldurtuyordu. Sonra başka bir yere uçuyordu aklı. Vay sen niye öyle oluyorsun da böyle olmuyorsun deyip ilke söylediğinin tersini buyuruyordu. Kafa göz giriyordu Pinokyo’ya. Bir de orasını burasını uzatıyordu ceza olarak… Erkeklerin en büyük cezasıydı orasının burasının yaptığı yanlışların ardından uzaması… Yalan söylediği için mi uzar uzadığı için mi yalan söyler polemiği…

En sonunda peri kararını verdi: “Seni insan yapacağım”. Pinokyo insan olmak nasıl bir şey pek anlayamadı. Aşık olmayanın aşık olmanın ne demek olduğunu bilemediği gibi. Peri yine kendi kafasına göre bir iş yapıyordu. Hemen gidip insan arkadaşlarına insan olmanın nasıl bir şey olduğunu sordu. Tahta bir kukla olmaktan çok farkı yoktu. Ama kalp ağrısı biraz daha fazlaydı. Pinokyo kalp ağrısının nasıl bir şey olduğunu sordu, aldığı cevap ilginçti:

“Hani tahta kuruları yok mu içini kemiren… Hani öldüremezsin onları bir türlü.İlaç sıksan gözüne kaçar… Ezmeye çalışsan içindeler nasıl elin ulaşacak. Dışarıdan vurursun da vurursun sanki onları sarsabilecek gibi. Sonunda göğsün acır daha fazla. Gece yarıları çok düşünürsen çıtır çıtır seni yediğini duyarsın… İşte öyle bir şey.”

Pinokyo bunları duyunca derin bir soluk aldı ve periyi çağırdı. Peri güzel gülüşü ve elma yanaklarıyla geldi. “Ben ne istersem yapacak mısın” diye sordu Pinokyo. Tabii ki yapacaktı peri. Bunu güzel mavi gözlerini bir iki kez şirin şirin kırpıştırarak onayladı. “O zaman” dedi Pinokyo ve aklından geçeni söyledi.

Ertesi gün güneşin ilk ışıkları Pinokyo’nun odasını aydınlattı. Pinokyo artık yatağında değildi. Pinokyo artık bildiğimiz anlamda bu dünyada bile değildi. O perinin oyuncak adamı olmak yerine dört kapılı bir gardrob olmayı yeğlemişti. Gepetto baba Pinokyo’nun odasına geldiğinde “nereye kayboldu bu sıpa kesin bir kuklacının peşinden gidip balina tarafından yutulmuştur” gibi klişe bir şeyler söyledi. Odadaki yeni dört kapılı dolaba çok da dikkat etmedi.

Dolabın kapağını açıp kaparken periye olan aşkından iç geçiren bir kukla sesi duyabilirdi dikkatli kulaklar.

Minyonun tuhaf hikayesi

blueGalaksinin sıradan takımyıldızlarından birindeki bir gezegende hayat her zamanki akışında sessizce ilerliyordu. Gezegende iki canlı türü vardı: Minyonlar ve makronlar. Kendi içlerine kapalı, birbirlerinden uzakta yaşayan türler ölümsüz olarak bilinirdi. Her iki türün arasında büyük ve kalın bir duvarla ayrılmış tarafsız bir bölge vardı. Bu bölgeye girmek yasak değildi ama hoş da karşılanmazdı. Kimse bu bölgenin neden kalın duvarlarla yapıldığını bilmezdi. Sonuçta istediğiniz gibi girip çıkabildiğiniz bir yerde bu duvarların işi ne.

Her iki tür de köklerini bilmiyordu. Nereden geliyorlardı, nereye gidiyorlardı belli değildi. Makronlar göreli olarak düz varlıklardı. Hayatlarında hep bir eksiklik var gibi yaşarlardı. Çok üretir çok denerler çok fazla şeyin peşinden koşarlardı. Hiçbir zaman bir tam oluşturacak yapıları yoktu sanki. Kendi aralarında günün birinde aradıklarını bulacaklarını, hatta bazılarının bulduğunu ve buradan çok uzaklara gittiğini anlatıp dururlardı. Anlatıp dururlardı diyoruz ama çok da konuşkan varlıklar değillerdi.

Minyonlar görünüşte daha sade ama özünde karmaşık yaratıklardı. Makronlarla aralarındaki tek bağ, içlerindeki “bir şey” beklentisiydi. Bu beklentiyi asla doyuramıyorlardı. Ama makronlara kıyasla bunu yapacak güzel bir yol bulmuşlardı: Minyonlar şaşırma güdüsünden besleniyorlardı. Birisi onları şaşırttığında tatmin duygusu yaşıyorlardı. Ne kadar çok şaşırırlarsa o kadar mutlu hissediyorlardı kendilerini. Çok şaşırdıklarında… Asla çok yoktu onlar için. Daima daha fazlasını arıyorlardı. Daha fazlasını bulamayan minyon ne oluyordu? Bunu kimse bilmiyordu. Bir şekilde ortadan kayboldukları bilinirdi kimse de bunu kurcalamazdı.

Mavi minyon, türünün en cüretkar bireylerinden biriydi. Daha iyiydi. Daha iyi olası daha çok beslenmesi gerekliliğini ortaya çıkarıyordu. Daha çok şaşırmak istiyordu. Daha zor şaşırır olmuştu. Daha küçük çağlarında büyüklerinin bir ayda yediğine bir günde ihtiyaç duyar hale gelmişti. Hep daha ileri gidiyordu. Giderken artık buradan geri dönemem diyordu ama her seferinde de bir adım geri atacak yeri vardı.

Siyah makron sessiz bir biçimde hayatı anlamaya çalışarak uzun uzadıya yürümeye başladı. Onun hayatındaki boşluk neydi onu bile bilmiyordu. Belki de hayatındaki boşluk, hayatında ne boşluk olmasını bilmemesiydi Onu doldurunca… Her şey yerli yerine oturmaya başlayacaktı.

İki farklı türün arayışları, sınırdaki kalın duvarların arasında son buldu. Oraya nasıl gelmişlerdi bilmiyorlardı. Soru işareti ve arayış böyle bir şeydi işte. İnsan nereye varacağını bilemezdi soruların peşine takıldığında. Düşünceli bir biçimde yerdeki taşları sayarak yürürken birbirlerinin farkına varmadılar. Çok yakınlaştılar ve birbirlerinin farkına varmadılar. Birbirlerini görebilmeleri için büyük bir gürültüye kafa kafaya çarpışmaları gerekti. Ki bu çarpışma da kafalarında şimşeklerin çakmasına neden oldu. Veya onlar böyle olduğunu sandılar. Veya belki de şimşek çakmasının sebebi kafaları değil kalpleriydi.

Kafaları birbirine çarpıncaya kadar birbirlerini fark etmemiş olsalar da hemen ve çok hızlı kaynaştılar. Minyon makronun merakını dindirirken makron da minyonu öğrendiği şeylere farklı ve şaşırtıcı kullanımlar yaratarak doyuruyordu. Sonsuza kadar mutlu ve mesut olabilirlerdi eğer her seferinde daha çok isteyip birbirlerini zorlamasalardı… Minyon ve makronların tarihi hep daha iyisini istemekle daha iyi bir hale gelmişti. Bu iş galaksinin birçok köşesinde böyle dönüyordu. Ama galaksinin her yerinde abartmanın sınırları vardı.

Bir süre sonra minyonun eski tadı ve hevesi kalmadı. Şaşırmak kainatın en kıt kaynaklarından biriydi. Çünkü şaşırtmak kadar kolay tüketilebilen bir şey yoktu. Bir şey söyle, şaşırsın sonra bir daha söylediğinde şaşırırsa ya bir seferde anlamayacak kadar aptaldır ya bir şey söylediğinizde sizi dinlemeyecek kadar sizden nefret ediyordur veya tekrar şaşırmaya çalışacak kadar sizi çok seviyordur.

Minyonlar akıllı ve karşılarındakinin söylediğine değer veren yaratıklardı. Ama bunun bir kötü sonucu olarak sıkılıyorlardı işte. Makron önce uzay konusunda sahip olduğu bilgi birikimini aktardı. Minyon şaşırdı. Sonra rüzgarı anlattı, minyon şaşırdı. Sonra gökyüzünü anlattı minyon oldukça şaşırdı. Sonra yeryüzünü anlattı. Minyon eh dedi. Sonra konular tükenir gibi oldu.

Makron’un minyona anlatırken öğrendiği, daha doğrusu fark ettiği bir durum vardı. Ne olduğunu kendi kendine bile itiraf edemeyeceği bir şeydi öğrendiği. Öğrendiklerinden yola çıkarak minyonun giderek soğumakta olan şaşırma güdüsünü beslemeye başladı. Üstündeki mavinin uzaydan ve yakından nasıl göründüğünü anlattı. Sonra havadaki akımların, ki onlara rüzgar deniyor, onun mavisini nasıl gökyüzüne taşıdığını, oradan da aşağı ona getirdiğini anlattı. Rüzgarın onun mavisine yaptığı katkıları ve ondan aldıklarını anlattı. Sonra yeryüzünde böylesine güzel bir mavinin olup olamayacağını anlattı seçtiği en güzel kelimelerle.

Minyon aldıklarından son derecede mutluydu. Evet bunların hepsi de onu şaşırtmıştı, içeriğini çok düşünmeden.

Makron minyonlar hakkında bir şey daha öğrendi. Belki de bu onun öğrendiği son şeydi. Çok umursamazlardı. Karşılarındakinin ne demek istediğini çok da dikkate almıyorlardı.

“Ben seni çok sevdim” dedi makron. Ardından adeta buharlaştı ve minyonun aldığı nefesle bir oldu.

Hayatında bu kadar çok şaşırmamıştı minyon. Aldığı makron nefesle beraber iliklerine kadar titredi. O ana kadar olduğu her şeyden farklı bir minyon haline geldi. Aslında o ana kadar minyondu, o andan itibaren farklı biri, bir makron oldu.

Makron vereceği her şeyi, sevgisini verdikten sonra sessizce kalın duvarların arasında havaya karıştı.

Şimdi eski minyon, yeni makronun öğrenme zamanı başlıyordu. Ama o, içine birkaç nefeste aldığı siyah makronu hatırlamıyordu bile…

30 santim arkadan

cetvelHava boğucu derecede sıcaktı. Avrupa’nın batısında gün boyu gitmeyen, kimilerinin bunalıma girip intihar etmesine neden olan bulutlar o bölgede kurtarıcı olarak tanımlanıyordu. Ama bulut görmeyeli sanki yıllar olmuş gibiydi. Çocukların bir bulut resmi çizemeyecekleri kadar uzun zamandır ne bir bulut görünmüş ne bir yağmur damlası düşmüştü. Sanki yıllardır yağmıyordu yağmur. Belki bu büyük bulut özlemi yüzünden, belki de cehennem sıcağından korunmak için beyaza boyalıydı oradaki ev. Uzun ve tembel yaz günlerinde keyifle oturmak için inşa edilmiş ama mimarın akılsızlığı yüzünden gün boyu güneşe bakan veranda yanıyordu. Eğer oradan bir itfaiye eri geçse mutlaka bu ahşap evin yakınlarında bir yangın musluğunun konmasını isterdi.
Uzun, sıkıcı ve boşa geçmiş bir hayatın trajikomik portresi gibiydi adam. Sıradan bir köyün alışılagelmiş çiftliklerinden birinde yaşıyordu. Herkesin gittiği bir okula gitmiş, herkesin öğrendi şeyleri öğrenmiş, tam orta dereceyle mezun olmuştu. Farklı olmak için yanıp tutuşmamıştı hayatının hiçbir döneminde. Sonrasında da zaten farklı bir şeyler yapmaya vakit bulamamıştı. Sene başında ne kadar ürün vereceği belli olan bir buğday tarlasını sürüp kaça satacağı çok önceden belirlenmiş hasat alıyordu yıllardır. Ne bir böcek girerdi tarlasına ürününü kırıp onu aç bırakacak ne de bir damla fazla yağmur damlası düşerdi toprağına evinin camlarındaki o sıradan perdelerini değiştirecek. Yaşlanana kadar o kadar sıradan bir hayat sürmüştü ki eğer sıradanlığın bir rütbesi olsaydı, onu kesin mareşal ilan ederlerdi.
Günün birinde kendinin o kadar da sıradan olmadığının farkına varmıştı. Gözleri kasabada beraber yaşadığı bütün yaşıtlarından önce bozulmuştu. Hayatının değişmeye başladığı andı bu. Köyün doktoru onun sivri kafası ve kepçe kulaklarının kavrayabileceği gözlükler bulmakta zorlanmıştı. Köyün tüm yaşlılarının taktığı kalın çerçeveli kemik gözlükler yerine yuvarlak çerçeveli metal gözlük bulmaya çalıştı onun için. Bu küçük değişim bile onu ölesiye tedirgin etmişti. Eğer kolunun bir parçası gibi her zaman yanında gezdirdiği, saman küremeye yarayan büyük çatalı gözleri görmediği için ayağına batırmasaydı gözlük almanın gereksizliğine bile inandırabilirdi kendini.
Mecbur kalınca kabul etti kasaba doktorunun gözlük ısmarlama önerisini. Gözlüğünü en yakın şehirden getirteceklerdi.
Bu değişim onun hayatına dünyanın en sıra dışı kadınını soktu. Şehirden gözlüğünü kasabaya getiren 20’li yaşlarının sonlarındaki sarışın kadını ilk gördüğü anda o güne kadar aslında hiçbir kadına bakmayarak, evlenmeyi aklından bile geçirmeyerek ne kadar sıra dışı bir adam olduğu anlayıverdi. Kadın güzeldi. Hele sıradan bir kasaba için fazla güzeldi. İyi giyimliydi. Düzgün taranmış saçları boynundan hiç eksik etmediği broşu ile fark yaratıyordu bakanların hayatında. Eğer bir kez gülebilseydi gerçekten çok daha güzel olabilirdi.
Elbette kadının da gülebildiği zamanlar olmuştu. Aristokrat bir ailenin tek kızıydı. En iyi okullarda, en yetkin öğretmenler tarafından yeryüzünün tüm görgü kuralları öğretilerek büyütülmüştü. Ama doğumundan 85 sene sonra keşfedilecek olan bir şeker hastalığı yüzünden yerinde duramayan, kalıplara sokulamayan, hep farklılıklar arayan bir yapısı vardı. Zamanının kabul edeceği limitlerin dışında erkeklerle beraber olmuş, bir o kadarıyla evlenmiş ve boşanmıştı. Sadece birkaç yıl içinde ailesinin yüz karası olmuştu. Ülkenin en önemli görevlerinden birkaçını üstlenmiş babasının kalbi onun bu uçarılıklarını kaldıramamış, henüz ellili yaşlarında durmuştu. Genç kadın elbette babasının ardından birkaç gün gözyaşı döktü, ardından hayatına ve erkeklere kaldığı yerden devam etmek için kıyafetlerini giydi. Sokağa çıkarken gözü yaşlı annesi ona bir annenin kızına sarfedebileceği en ağır sözleri söylememiş olsaydı hayatı yine böyle devam edecekti: “Senin yüzünden öldü baban. Senin o kaltak yaşamın yüzünden. Senin yüzünden yalnızım, senin yüzünden hayatımın tek varlık sebebi olan adamı kaybettim. Ve sen bundan tek bir ders bile almadın. Ve ben de seni yalnız bırakıyorum.” Annesinin camın içinden geçip sokağın sert zeminine çarpmadan önce söylediği son sözlerdi bunlar.
Sonrasında elbette ki paralar suyunu çekti, evi ve sahip olduğu her şeyi, bedeni de dahil olmak üzere satışa çıkardı. Mümkün olan en sefil hayatı yaşarken gülmeyi unuttu. Ta ki bundan da sıkılıp gitme vaktinin geldiğini anlayana kadar.
Yaşadığı şehri terk edip bir şirkette karın tokluğuna getir götür işleri yapmaya başladı. Günün birinde yakındaki kasabalardan birinden gözlük siparişi geldiğini söyledi başında çalışan ve ona asılıp duran patronu. Onun işi olmamasına rağmen seve seve kabul etti bunu. Ve sıradan kasabaya gelip sıradan bir adama gözlüklerini ve hayatının kalanını teslim etti.
İlk görüşte aşk olarak niteledi köydekiler bu durumu. Hayatı boyunca yalnız yaşayan bu adama vurmuş en büyük piyangolardan biriydi bu kadın. Herkes çok kıskandı onların bu sıra dışı birlikteliklerini. Herkes sebebini sordu, bazıları dedikodu yaptı. Ama kimse ne bu aşkın sebebini, ne de kadının daima kocasının 50 santimetre arkasından yürümesinin sebebini anlamadı. Kocası da anlamadı bunu…
Aslında kadın da tam olarak biliyordu bunun sebebini. Adam gözlüklerini denerken, arkadan bakmış ve ona sarıla ihtiyacı duymuştu. Sıradan adam başta irkilmiş ama kadının sıcak kollarının bedenine dolanmasına izin vermişti. Sonrasında da evliliğe kadar sürüp gitmişti bu.
Adamın vücuduna ait değilmiş gibi duran boynu, kepçe kulaklarının vücuduna yaptığı açıyla onun yüzünden ölen babasının kopyasıydı. Babası onun yüzünden gitmiş, ama sonra onu affetmiş ve günün birinde geri gelmişti işte. Ama sadece arkadan… 50 santimetre mesafeden…

Uzaydan aldatılmaya bakmak

uzayİnsanlık tarihinin en önemli zamanlardan birinde yaşıyorlardı: Ölümsüzlük mümkün olacaktı. Ölümsüzlüğü kazanmak için çok zorlu yollardan geçmişti insanoğlu. Ne ilaçlar, ne doğal yiyecekler, ne doktorlar… Ancak en sonunda ölümsüzlüğün ilacı izafiyet teorisinde bulunmuştu. Ne diyordu izafiyet teorisi? Karmaşık., karmakarışık. Einstein’ın dili dışarıda fotoğrafı kadar basit olsaydı bulduğu her kuram insanlık belki ölümsüzlüğü yüzyıllar sonra yakalayamazdı.
Özetle bir gemiye binilecekti, uzaya gidilecekti, belli bir hızın üstüne çıkılacaktı. Sonra dünyaya dönüldüğünde zaman daha yavaş geçecekti gidip gelenler için. Belki tam anlamıyla ölümsüzlük değildi bu ama insan ömrü sadece birkaç dakika içinde binlerce yıl uzayacaktı işte. Tuhaftı bu fizik denen şey.
Tüm bunların mümkün olabilmesi için bir deneğe ihtiyaç vardı. Sağlam bir denek. Belki geri gelmeyecek bir denek. İnsan ırkından bir kişinin riskleri göze alarak uzaya gidip gelip ilk ölümsüzlük şarabından içmesi gerekiyordu. Bunun için seçmeler yapıldı, en deneyimli astronotlar arasından bir kişi seçildi. Uzaya gidiş zamanı belirlendi. Ancak her şey beklendiği gibi gelişmedi.
Bu projeye baştan beri karşı çıkan bir grup fizikçi inanılmaz bir iddia attı basına: Gidecek ilk kişinin geri gelmesi 100 yıldan fazla sürecekti. Ondan sonra gidenler için bu süreç dakikalar seviyesine inebilirdi ama ilk gidenin geri gelmesi mutlaka uzayacaktı işte. Projenin durdurulup 100 yıl sonra başlaması bile tartışıldı. Ama insanlık ölümsüzlüğe o derecede inanmış ve harekete geçmişti ki ilk giden kişinin yüz sene beklenmesi ve sonrasında gelen kuşakların ölümsüz olmasına oy çokluğu değil oy birliğiyle karar verildi.
Seçilen astronot o kadar çok insan tarafından tanınmış, o kadar çok gidişe hazırlanmıştı ki her şeyi göze alarak bu yolculuğa çıkmaya karar verdiğini açıkladı basına. Tüm dünya ailesini, mutlu yuvasını bırakacak, döndüğünde tanıdık kimseyi bulamayacak olan astronotun aldığı bu kararı eleştirdi.
Astronotun mutlu bir yuvası, iki oğlu ve lise çağlarında evlendiği bir karısı, ayrıca astronotluk sınavlarına girerken tanışıp aşık olduğu bir sevgilisi vardı. Tabii bunu çok az kişi biliyordu.
Karısı, meşhur biriyle evlenmiş, sonsuza dek yaşayacak bir insanlığın ilk neferiyle aynı yatağı paylaşmış olmanın getirdiği kadınsı bir gururla sanılandan çok daha metin bir şekilde karşıladı bu fikri. Tabii ki ölünceye kadar bağlanacak maaşın da etkisi vardı bunda…
Uçuştan bir gece önce tüm dünya onu son kez uğurlamak için büyük bir sürpriz parti verdi. Tüm dünyanın katıldığı bir partinin sürpriz olması çok zordu. Ancak tüm dünya bu sürprizin bir parçası olduğu için sanılandan çok daha kolay gerçekleşti.
Son kez maç seyretmek için stadyuma götürülecek olan astronot kendisine sürpriz diye bağıran binlerce insanla karşılaştı. Hayatı boyunca tanıdığı herkes bir film şeridi gibi önünden geçiyordu. İnsanlığın en tanınmış insanı olarak inanılmaz bir araştırma yapılmıştı.
Sırasıyla herkesle konuşmalar yapıp bir daha bulamayacağı şimdiki hayatıyla vedalaşırken en son sıra ailesine geldi. Küçük oğlu henüz her şeyin farkında olamadığından bir yıldız getirmesini istedi. Büyük oğlu “hani bana bisiklet kullanmayı öğretecektin” dedi. Son kelimeleri kullanırken astronot göz yaşlarına boğuldu.
Karısı onu teselli etmek için kucaklarken “umarım o yıldızlardan bir daha geri dönemezsin” diye fısıldadı. Kocasının bir sevgilisi olduğunu son anda öğrenmiş her kadın bunu yapar mıydı bilinmez… “O yıldızlardan dünyanın olduğu yere her baktığında benim seni bir başkasıyla aldattığımı bilmek sonsuz yaşamında sana son hediyem” dedi…

Gözlerini gözlerimden ayırma hiç

ates-340x340Başladıktan tam 16 gün, 4 saat sonra şiddet durdu. Nedensiz başlamış, nedensiz durmuştu. En azından çevredekiler öyle sanıyorlardı. Askeri birlikler temkinli bir biçimde silahlarını indirdi. İtfaiye kırmızı ışıklarının tamamını söndürüp siren seslerini sonuna dek kısarak söndürme işlemine girişti. O yaygarasıyla bilinen ambulanslar bile sessizdi. Öyle söylenmişti. En ufak bir çıtırtı bile felaketin yeniden başlamasına neden olabilirdi. Son 388 saat bunu herkese çok iyi öğretmişti.’

‘Her şey başladığında henüz ortalık aydınlıktı. Belki de işin vahameti bu yüzden anlaşılamadı. Alevler ne kadar büyürse büyüsün ortalık aydınlıktı ve olayın gerçekleştiği meydana gelmeden kimse yangının ne kadar büyüdüğünü anlayamıyordu. Sürekli bir yerler, sonra yeni bir yerler tutuşuyordu arka arkaya. Eğer bu bir terörist saldırıysa, böylesi, şimdiye dek ne görülmüş, ne de duyulmuştu. Sistematik bir biçimde yayılan yangın, sokaklardan mahallelere, meydanlardan şehrin merkezine doğru neredeyse yürüme hızında yayılıyordu.

Trafik, sadece yangının olduğu ve ilerlediği bölgede değil, o şehirle komşuluğu olmayan illerde dahi tıkandı. Şehrin ulaşımı felç oldu. Böylesi bir durum daha önce hiç görülmemişti ve bu yüzden de deprem, sel baskını ve benzeri felaketler için bir planı olan yetkililerin eli ayağı birbirine dolaşmıştı. İnsanları evlerine sokmak mümkün değildi. Herkes yangının geldiği bölgelerden uzağa kaçmaya çalışıyordu. Uzağa ama nereye?

Akşam haberlerinde, önce küçük televizyon kanallarından birinde, ilginç bir görüntü yayımlandı. Küçük bütçeli kanalın araba bulamayan, mesleğe yeni girmiş acemi muhabiri almıştı bu görüntüyü. Diğer muhabirler yangına bu kadar yaklaşmaya cesaret edemezken, o yanlışlıkla yüzünü yalayan alevlerin ortasında kalmıştı. Kamerasını çalıştırmış, bari ölürken kahraman olmak istemişti. Alevler uzaklaşırken ölmemiş olmanın haklı gururunu, yangın sebebinin en önemli kanıtlarıyla birlikte kamerasında taşıyordu.

Bir adam! Orta boylu, kalabalıkta dikkat çekmeyecek bir adam! Alevlerin ortasında duruyordu görüntülerde. Ama öyle diğerleri gibi sağa sola koşuşturmuyordu. Yanlışlıkla, kaçamadığı için alevlerin ortasında kalmış değildi. Zira o nereye giderse alevler de onunla birlikte gidiyordu. O, alevlerin ortasında değildi. Bir diğer deyişle alevler onun çevresindeydi.

Küçük kanalın bunu göstermesinin hemen ardından diğer televizyoncular işin üstüne atladılar. Canlı yayına belediye başkanları, valiler ve polis müdürleri bağlandı. Olayı araştırıyoruz diyordu herkes. Ama kimse bilmiyordu neyin ne olduğunu işte. Salak değil, sadece donanımsız ve bilgisizdiler.

Ertesi sabah, şehrin köprülere kadar olan kısmı alevlerle boğuşurken ilk kez ciddi fikirler ortaya atılmaya başlandı. Bunda; gece boyunca sağa sola anlamsızca koşuşturup duran televizyonların yorgunluktan bitap düşüp saçmalamayı kesmesinin, akıllı uslu gazetecilerin gazetede yazdıklarının yayımlanmasının büyük payı vardı. Piromani diye bir şeyden bahsedildiğini duymuştu bir gazeteci ve bunun olasılığı üstünde duruyordu. Bu aslında psikolojik bir terimin adıydı. Yangın çıkarmak için saplantılı olan, psikolojik bozukluğu olanlara piroman deniyordu. Diğer taraftan beyin gücüyle ısıyı belli bir noktaya odaklayarak yangın çıkarabilen kişiler için de bu sözü söylemek mümkündü. Doğruluğu bile tartışılırdı. Şimdiye dek bazı vakaların görüldüğü öne sürülüyordu ama yine de bu derecede büyük ve önemli kanıtlar ele geçirilememişti. Uzmanlar çağrıldı. Sabahtan küçülen alevler öğlene doğru yeniden göğe yükselmeye başladı. Öğlene doğru gelen uzmanlar bunun piromanın uyumasından, daha sonra da uyanmasından olabileceğini öne sürdü ki bu gayet akla yakın bir yaklaşımdı.

Öğle saatlerinde yangının ilerlemesini durdurabilmek için bu kişinin durdurulması gündeme geldi. Öyle ya, eğer alevler onunla beraber ilerliyorsa o ilerlemezse yangın da ilerlemezdi. Fikir beğenildi. Zaten şehir içi bazı limitlere gelinmişti. Şehri ortadan ikiye bölen suyun üstünden geçen geniş bir köprü vardı. Eğer neredeyse tamamı yanıp kül olmuş şehirde bir taraftan diğerine geçilmek isteniyorsa, bu köprü mutlaka kullanılmalıydı. Her ne kadar olayı kıyamet gününün habercisi olarak gören bir takım yobazlar “o gerekirse uçarak da geçer” gibi entelektüel yorumlar yapıyorsa da bu herkese çok mantıklı geldi. Acaba bir piroman suya düşerse ne olur? İşte bu, herkesin aklındaki soruydu ve köprüde durdurulmaktan bunu anlıyordu herkes. İntikam duyguları kabarmıştı insanların!

Köprünün girişinde, diğer tarafta barikat kurmuş olan tanktan bir ses duyuldu: “Suçlu! Dur ve teslim ol. Canın yanmayacak” Bu sahneler hemen tüm televizyon kanalları tarafından dakikası dakikasına çekiliyor, neredeyse bütün dünya yayını canlı olarak izliyordu. Herkes nefesini tutmuştu. Sarf edilen her kelime dünyanın değişik dillerine çevriliyor, her adım ve bakış anında canlı yayındaki psikolog ve doktor ordusu tarafından yorumlanıyordu. “Suçlu yanlış kelime” dedi uzmanlardan biri kanallardan birinde, “mutlaka bu onu daha çok kızdıracak, içindeki nefretin büyüyerek alevlere dönmesine neden olacak. Söylenecek doğru kelime “hey sen” olmalıydı!

Suçlu bunları duymamıştı. Duysaydı belki hak verirdi, ama duymadı. Ne var ki karşısında tankların arkasından emir veren sesi kesinlikle duymuştu ve şimdiden ondan nefret ediyordu. Öyle bir nefret ki! Bir önceki gün “o”ndan ettiğinden de fazla. Bunun için amyant kıyafetinin altından seslenen adama daha önce kimseye bakmadığı kadar dikkatle baktı. Kim bilir belki de bir gün önce gördüğü adam gibi başkalarının karılarıyla yatıyordu, aileleri dağıtıyordu. Kim bilirdi? Kimin neyi bilip bilemeyeceği bir yana, amyant elbisenin içinde bir parlama oldu. Neler olup bittiğini kimse anlayamamıştı ki amyant elbisenin içindeki adam elindeki hoparlöre, dünya basın tarihinin en çirkin canlı yayın çığlıklarını armağan etti. Etrafındakilerin anlamsızca çırpınmaları, “üstüne su sıkın, kum dökün” saçmalamaları arasında eriyip gidiverdi adamcağız.

Kimse yayını kesememişti. Hiçbir yorumcu olayı yorumlayamadı. Herkes ağzı bir karış açık olayı seyretti. Latin Amerika ülkelerinden birinde, oranın saatiyle gece yarısı canlı yayını seyretmekte olan 6 yaşlarında bir çocuğun “e ateş etseler ya” sözünü dinlemişçesine, çevresindeki herkesin şaşkın bakışları arasında bir askerin parmağı tetiği sıvazladı ve yüklenip horozu düşürdü. Hızla ilerleyen kurşun piromanın sol omzunun üç santim üstünden, kulak memesinin birkaç milim altından geçip gitti. Bu hareket, bardağı taşıran son nokta olmuştu. Bardak oldukça “caf caflı” bir biçimde taştı. Tüm silahların içindeki kurşunlar tetik yardımıyla değil, yolun karşı tarafında duran adamdan gelen ısı tarafından silahların içinde patladı. Orada barikat kurmuş hemen tüm güvenlik görevlileri ya öldü, ya da ikinci dereceden iyi olmayan yanıklara kavuştu.

Piroman köprüyü geçti. Şehrin diğer tarafına ulaştı. O ve onu takip eden gün boyunca ne kadar cin fikir varsa onun üstünde denendi. Dürbünlü tüfekle çok uzaktan ateş etme denemeleri, kurşunun adama varmadan bir şekilde sekmesiyle son buldu. Uzmanlar bunun kurşunun hava katmanlarının farklı sıcaklıklar yüzünden aynı suya giren bir kaşığın görüntüsünün kırılması gibi kırılması yüzünden olduğunu belirtti. Suyun üstünden seken bir taş gibi kurşun farklı sıcaklıklar arasında yön değiştiriyordu. Bunun yanında el bombaları ve hatta tank mermileri dahi ulaşamadı piromana.

“Yorulmayacak mı, gücü bitmeyecek mi” sorularının her birine sıkı bir yanıttı piromanın düz ama kararlı yürüyüşü. Otoyoldan yürümesini sağlamak, girişlere barikat kurup oradan geçmesini engellemeye çalışmayı denedi yetkililer. Ama olmuyordu işte. Zira o ağır gitse de bir otomobil değil, bir yayaydı işte. Gerekirse banketlerin üstünden atlayıp çimenlerin üstünden yürüyebiliyordu. Bütün şehir atlanan her engelden sonra daha bir paniğe kapılıyordu. Sıra kendilerine geliyordu ve üstelik kararlı adımlarla geliyordu. Nereye doğru gidiyordu sorusunun cevabı çok yoktu. Gökten takip eden helikopterlerden birinin fazlaca aşağı inmesi ve benzin deposunun parlamasıyla havadan takibin de çok akıllıca olmayacağına karar verildi. Bu karara uymayan bir televizyon helikopteri düşüp içindekiler basın şehidi olduktan sonra piroman şahıs olarak gözden kayboldu. Nereye gittiği sadece alevlerden takip ediliyordu artık.

Altıncı günde piromanın muhtemel gidiş istikametindeki tüm şehir boşalmıştı. En azından nispi olarak insan kayıpları azalacaktı bundan sonra. Zaten artık yakıp yıkma zamanları da sona ermişti. Piroman aptal bir Godzilla değildi. Onun gibi ilerliyor olsa da o bir insandı. Muhakeme yeteneği vardı. Diğerlerinin onun ateşinin takip ederek nereye gittiğini anladığını çözdü ve zaman zaman ortaya çıkarak ortalığı yakıp yıkmaya başladı.

O ana kadar yapılmış en zekice planı sekizinci gün sabahı bilim adamlarıyla konuşan yetkililer ortaya koydu. Sonuçta bu adam bir şeyler yiyip içiyordu. Restoranda garsonlardan hizmet almadığına göre yolda bulduğu şeyleri yiyip içiyordu doğal olarak. Müthiş planla piromanın gitmesi muhtemel yerlerdeki büfelere uyku ilaçlı ve hatta zehirli yiyecek ve içecekler kondu. Sonuçta piroman bir şekilde bunları yiyecek ve etkisiz hale getirilecekti. Dahice bir plandı bu. Ne var ki planı uygulamaya koyacak olanların müdürleri salaktı. Bir politikacı halkına umut verebilmek için ekranlara çıkarak “Bugün içinde piroman kesinlikle etkisiz hale getirilecektir” dedi. Gazeteciler nasılını sordular, politikacı mırın kırın etti. Gazetecilerden biri “atom bombası atıp tüm şehirle beraber onu da mı gömeceksiniz” gibi dahiyane bir komplo teorisi yaratınca (ki bu konu gerçekten de düşünülmüş ama kabul görmemişti) “Yok artık” dedi politikacı, “biz halkımız için çalışıyoruz, onu zehirleyeceğiz”.

Herkesin yüreğine su serpildi. Piroman dahil. Daha önce de belirtildiği gibi piroman ne bir hayvan, ne de salaktı. Üstelik televizyon seyredebilme yeteneğine de sahipti. Neler olup bittiğini gördü, yolunu değiştirdi, biraz da yiyecek stoku yaptı ve işin içinden sıyrıldı. Belki de insanlığı kurtarabilecek tek dahiyane plan bu şekilde çöpe gitti.

Dokuzuncu gün akşamı, büyük televizyon kanallarından birinde, inanılmaz bir haber yayımlandı. Tüm dünya bu haberi ağızları açık seyretti. Piroman bir canavar değildi. Piroman bir aile babasıydı. Çocuğu yoktu henüz ve hatta olamayacaktı da. Sorun karısındaydı ama akrabaların tanıklıklarıyla bunun sorun edilmediği öğrenilmişti. Komşuların, hayatta kalanların verdiği bilgilere göre bir süredir aile içinde kadın tarafında huzursuzluk yaşanıyordu. Kadın bir süredir ekonomik kriz yüzünden evinde oturmaktaydı. Ve evine tanımadık, bilmedik insanlar girip çıkıyordu. Sağ kolu ve bacağı erime derecesinde yanmış olan komşu, piromanı değil karısını suçluyordu. “Yazık değil mi o adama, o kadar munis kocayı sabah akşam boynuzluyordu o kadın” diyordu. Öyle bir boynuzlama ki, olay efsane boyutlarına gelmiş, sabah akşam ayrı ayrı erkeklerin geldiği bir hikaye haline dönüşmüştü. Herkesin içi kalktı bu hikayeye. Zaten olayın başlangıç noktasında bulunan erimiş ve yatağa karışmış cesetler olayı doğrular nitelikteydi. 20 yaşında bir internet müdavimi teşhis edildi olay yerinde.

Küçük ve haber yapmaya parası yetmeyen kanallar hemen olayı köpürtmeye başladı: “Sizin karınız size bunu yapsa ne kadar alev çıkarırdınız” sorusu haberlerin yerini aldı. Bir takım feminist gruplar aldatan kadının öldürülmesi doğru mu sorusunun tartışılmasını bile abes bulduysa da bütün ülkede ve hatta dünyada kadına lanet okundu. Bir takım uç görüşlü gruplar ev ahlakının gitmesiyle, özellikle internetin yaygınlaşmasıyla bu gibi olayların arttığını, dünyanın sonu geldiğini söylemeye başladı. Piroman, herkesin gözünde bir anda yakıp yıkan canavar şeklini kaybedip içindeki alevleri bastıramayan kandırılmış koca haline dönüştü. Bir anlamda sempati kazandı. Hatta yukarıda adı geçen uç gruplar için dünyanın sonunu hazırlayan mesihin ta kendisiydi piroman. Bu bilgilerin açığa çıkmasının akabinde tüm dünya bu konuyu tartıştı. Birçok ülkede karısını yakan adamlar oldu, en az iki adet kocasını yakma vakası tespit edildi.

Olayın başlangıcından 16 gün ve 3 saat sonra artık neredeyse kanıksanmıştı ülkenin başına gelenler. Her şey bütün hızıyla sürüyordu ama gazetelerin manşetlerine başka şeyler gelmeye başlamıştı bile. Artık doyasıya politika tartışılıyordu ülkede. Hatta zaman zaman spor haberlerinin dahi konuşulduğu oluyordu. Yabancı basın olayı çoktan birinci sayfalarından düşürmüştü. Dünyanın süper güçleri buna bir çare bulacaktı eninde sonunda. Ama ülkenin tüm güvenlik birimleri bu işle uğraşıyordu.

Piromanın içi hala yanıyordu. Karısını o adamla gördüğü anda yüzündeki ifade hala alev saçan gözlerinin önündeydi. Kapıyı açıp içeri girdiğinde o çocuk elbette ki duymamıştı ve görmemişti onun geldiğini. Ama karısı biliyordu onun evde olduğunu. Hatta odadan içeri girdiğinde herhangi bir toparlanma, kendine çeki düzen verme gibi bir zahmete bile katlanmamıştı. Sonuna kadar devam etmeye kararlıydı adeta. Ve hatta gülümser gibi olmuştu bıyık altından. Oysa ne güzeldi evlilikleri, nasıl yolundaydı her şey. Bu kadar kolay mıydı birini aldatmak, silip atmak!

O anda alnında bir damarın şiştiğini, öfkesinin gözlerinden boşaldığını hissetti. Yanaklarından akan göz yaşlarının yanağından buharlaştığını fark eder gibi oldu. Ve karısının o bıyık altı gülümsemesi çığlık atmak için fırsat kollayan bir bebeğinkine dönüştü. Karısının saçları tutuştuğunda hiç şaşırmadı sanki piroman. Parmak uçları erimeye başlarken gerçekten şaşırmıştı. Ama öylesine iyi gelmişti ki içindeki nefret dalgasına. Sonra adamı yaktı bağırta çağırta. Yanmanın boyutlarını da ayarlayabiliyordu. Evin kapısını yakarak çıkarken komşular üstüne üstüne geldi. Yanlarında oturan ve her akşam bağıra çağıra televizyon seyreden şişko adamın yanmasına özellikle üzülmedi. Gerisini de umursamadı zaten.

Fakat 16. gün ve 3. saatte mucizevi bir şey oldu: Ani bir kararla yolunu değiştirip hiç gitmemesi gereken bir yere doğru gidince, parlak kıyafetler giymiş yeşil gözlü bir kız çıktı karşısına. Muhtemelen bir çingene kızıydı o. Ama ne çingene kızıyd! O gözler ilk kez aklını başından aldı piromanın. Yangın dalgasının kesilmesi arkasından gelen ekibi şaşırttı ve o alana doğru yönelmelerine neden oldu. Herkes bu kıza dikkatle bakan piromanı görünce şaşkınlıktan küçük dilini yuttu. Kız korkmuş muydu, yoksa bilerek mi yapmıştı bilinmez, ama öyle put gibi dikilip kalmıştı adamın karşısında. Adama görünmeden arkadan yaklaşmayı deneyen bir özel harekat sorumlusu için gözünü ayırdığını ve yaktığını saymazsanız gözünü hiç kaçırmadan dik dik bakmayı sürdürdü adam. Görünen o ki o kıza baktıkça yangın tehlikesi uzaklaşmış oluyordu.

Tüm dünya kameraları tekrar piromanın üstüne dönerken ince, cılız, oldukça yorgun fakat umutlu bir şarkı sesi duyuldu içinde bulundukları şehir banliyösü sokaklarında piromanın ağzından:

gözlerini gözlerimden
ayırma hiç
ne olur

gözlerini gözlerimden
ayırma hiç
ne olur

düşsün üstümüze karlar
yaksın yüzünü rüzgarlar
damla damla
aksın yaşlar

gözlerini gözlerimden
ayırma hiç
ne olur

ellerini ellerimden
alma sakın
ne olur

ayrılmak olmaz hiç senden
rüyamızı bitirmeden
hasretini
bildirmeden

sen de beni ellerinden
alma sakın
ne olur

kanat çırpar kuşlar sana
koş gel bana
ne olur

kanat çırpar kuşlar sana
koş gel bana
ne olur

sensiz bitmiyor günlerim
beklemek oldu kederim
uzaklarda
durma derim

kanat çırpar kuşlar sana
koş gel bana
ne olur

La vie en rose

rose-307x340“Kendini iyi hisset dedim sana” dedi adam. Kadının elleri kolları bağlıydı. Bu adam tarafından kaçırılmıştı. Adamın kim olduğunu bilmediği gibi üç gün öncesine kadar (ki o üç gün geçtiğini sanıyordu, aslında daha çok olmuştu) neye benzediğini dahi bilmiyordu.

Kadın 30′lu yaşlarını sürüyordu. Dünyanın en güzel kadını değildi. Bakıyordu kendine elinden geldiği kadar, işte o kadar. Bir gün takside giderken anayolda yüzüne sprey gibi bir şey sıkmıştı taksici ve gerisini hatırlamıyordu. Havaalanına gidiyordu ve yaklaşık bir hafta ülkeden ayrı kalacaktı. Bunu da taksiciye söylemişti. Neden söylemişti ki sanki? Adamın muhabbeti iyiydi.

Genelde bindiğiniz taksilerin nalet şoförlerinden değildi kısacası. Yüzünü bile görmemişti taksicinin. im bindiği taksicinin suratına bakar ki? şöyle bir taksinin halini geçirdi aklından, plakayı hatırlamaya çalıştı… Yok hatırlayamıyordu.

“İç hatlar mı” diye genel geyik muhabbeti açmıştı taksici. “Hayır Singapur” demişti taksiciye. Nedense bir anlık hava atma isteği cepreşmişti işte. Arkadaşları Paris, Londra gibi yerlere gidiyordu ama o değişiklik yapacaktı, kendini Singapur’’a atacaktı. Orada görecek doğru dürüst bir yer olmadığını da söylemişlerdi ya… Yine de değişik olmanın tadını yaşayacaktı işte. Havasını da basmıştı gerçi… Ne kadar ucuza bulduğunu kimseye söylememekle beraber iş yerindeki herkesin haberi olmuştu, oldurtulmuştu gideceğinden bir şekilde. O herkese söyleme isteği taksiciye de yansıyınca, hele ki yalnız başına bir yerlere gideceği, macera aradığı (taksiciye söylenecek bir laf mıydı bu canım) söylenince basıvermişti taksici yüzüne bayıltıcı spreyi. Kendine haksızlık yaptığını düşündü bir an. Koca şehirde her macera arayan kadın suratına sprey mi yiyor ki? Yok canım neden öyle olsun, gözünün üstünde kaşı olduğunu da söylese mutlaka yapacaktı taksici yapacağını. Ama bir hafta boyunca kimseye haber verememe durumu olan bir kadını kaçırmak için “daha çok” bahanesi olurdu bir sapığın.

İyi de taksici onun yüzünü üç gün boyunca bağlı tuttuktan sonra, yemek yerine garip, tatlı bir ekmek verdikten sonra neden “Kendini iyi hisset dedim sana” demişti sanki? insanın bu durumda kendini iyi hissetmesi olası mıydı? Bir yerde böyle düşünmek de salaklıktı. Eğer karşında bir sapık varsa, sana kendini iyi hissetmen “ricasında” bulunuyorsa kendini iyi hissedeceksin başka yolu yok.Bu arada sapık olup olmadığı konusunda en ufak bir ipucu vermedi adam. Sapık ne ki? Mutlaka tecavüz etmesi mi gerekiyor sapık olduğunu kanıtlaması için? Tecavüz kelimesinin çağrıştırdıklarını şöyle bir düşününce tüyleri diken diken oldu. Orada kaldığı zamandan beri böyle bir şeye yeltenmemişti adam ama bir insanı kaçırıp gözü bağlı bir yerlerde tutan birinden de sadece muhabbet beklemezsin herhalde. Kaldı ki adamın onu fidye istemek için kaçırmadığı gün gibi aşikardı. Zaten kimi kimsesi yoktu. Bir başka şehirdi doğup büyüdüğü yer. İyice bir iş bulup kendi kendine yaşayıp gidiyordu işte. Maaşı ancak kendine yetiyordu. Babasından annesine kalan maaşa mı göz dikecekti? Yok artık.

“Ne daldın gittin öyle derinlere” dedi adam. Ne diyor bu adam böyle arka arkaya?.. Her lafı ayrı bir polemiğe sürüklüyor insanı. Hayır bir şey değil, o kadar zaman tek bir kelime etmeyen birinden böyle şeyler beklemiyorsunuz. “Neden kaçırdın beni?” kelimeleri döküldü dudaklarından. Niye öyle söylemişti ki? Sinir oldu kendine… Şimdi ya “sana tecavüz etmek için” derse? Böyle bir cevabı kaldırabilecek miydi? Hayatı boyunca çok plansız programsız olmuştu zaten. Durup dururken kızdı kendine.

“Sana kendini daha iyi hissettireceğim” dedi adam. Buyurun bakalım. Nereye çekerseniz çekin. Büyük bir ihtimalle tecavüzden bahsediyor bu adam. Hayatında içinde tecavüz sahneleri geçen film bile seyredememişti. Böylesi sahnelerde çoğunlukla ya gözlerini kapardı, ya arkasını dönerdi. Allah kahretsin insanın başına hep en çok korktuğu şey gelirmiş ya… “Ne demek istiyorsun” diye sordu ya yine az önceki sebepten dolayı kızdı kendine. İlla adamın ağzından “sana tecavüz etmek için” kelimelerini alacak. Aman ne olursa olsun. Böyle beklemek insanı çıldırtıyor. Zaten kaç gündür elleri arkasından bağlı. omuzlarını hissetmiyor artık. Ellerine kan oturmuş olmalı. Parmaklarının uçları donuyor. Dudaklarında çatlaklar oluştuğunu hissediyor. Olsun ve bitsin mi? Tecavüzü kabullenmek mi oluyor bu? Tecavüz olursa bitecek mi? Hayat her geçen saniye daha da zorlaşıyor. Bu adam onu hayatta bırakmaz gibi geliyor ona. “şimdi neler olacağını göreceksin” zaten dedi adam. Ona doğru yaklaşmaya başladı. Bir an içinden bir şeylerin çekildiğini hisseder gibi oldu kadın.

Adam onu bir çuval kaldırır gibi sağ omzunun üstüne koyarak dışarıdan ışık gelmeyen, daha karanlık bir odaya götürdü. öteki oda aydınlıktı. Camdan ışık geliyordu. Neden bağırmamıştı sanki kadın? Bir an için kendine çok kızdı. Ama bir kez daha düşününce… Bu adam onun bağırmasına izin verir miydi bakalım? Ya boğazını kesiverirse? Daha mı iyi olurdu? Bu arada bütün bunları adamın omzunda bir aşağı bir yukarı sallana sallana giderken düşünüyordu ki bir an, içinde bulunduğu durum ona çok komik geldi. Adam onu yaklaşık bir metre genişliğinde aralığı olan iki duvarın arasına dikkatlice bıraktı. Kadının kafası az daha arkasındaki duvara çarpıyordu. Bir an kendini küçük bir kutuya girmiş gibi hissetti. Altında metal bir plaka vardı. Plaka bel seviyesinden itibaren bitiyordu. Tecavüz için hiç de uygun bir ortam değildi bu iki duvarın arası. Bunun içine su serpmesi mi gerekiyordu onu hiç mi hiç düşünmedi. Yine de elleri arkasından bağlı olduğu için kalkması veya hareket etmesi mümkün olamıyordu. Kaderine razı bir biçimde bekleyecekti.

Zaten beklemesi de çok sürmedi. “Beni gerçekten seveceksin” dedi adam. “Hayatı toz pembe gördüğünü söyleyeceksin” dedi yarı muzip bir sesle. Kadın için her şey bir bilmeceye dönüşüyordu. Adam yanından bir kutu çıkardı. Karşı duvardaki kırmızı ışığın aydınlattığı odada bu küçük kutunun varlığını hissetmemesi garip gelmedi kadına. Adam kutunun üstündeki düğmelerin biriyle oynamaya başladı. önce küçük bir vınlama hissetti kadın. Sonra gözünün önünde şimşekler çaktı. Müthiş bir acıyla gerildi vücudu. Ayakları kendi isteğinin dışında sağa sola oynamaya altındaki metal plakaya değen yerleri yanmaya başladı. Elektrik! Adam ona elektrik veriyordu. Bunu anlaması epey sürmüştü. Adamın elindeki kutuyla tekrar oynamasıyla acısı dindi.

Kendini bir garip hissetti. Vücudu az önce içinden geçen acının etkilerini azaltmaya çalışıyordu. Altındaki metal plakadan geçen elektrik beyninin bir bölümünü de alıp götürmüştü sanki. Adet dönemlerinde yaşadığı sancıyı hatırladı. çok sancılı geçerdi bu dönemler ve genellikle asabi olurdu bu yüzden. Sonra küçüklüğünde omzunun çıktığı zamanı ve acısını hatırladı. Elektrik bunların hiçbiriyle kıyaslanamazdı. çığlık atmış mıydı? Hayır. Beklemediği bu şok onun dilinin tutulmasına neden olmuştu. “Ne yapıyorsun sen manyak” diyecek oldu. Ancak hem yaşadığı şok, hem de küçüklükten beri o kurtulmak istediği peltek konuşması yüzünden “y”leri “l” gibi söyledi. Adam buna güldü elinde olmadan. Hayır bu bir sapığın canice gülüşü değil, basbayağı küçükken arkadaşlarının onunla dalga geçerken taşıdıkları yüz ifadesiydi. Buna daha çok sinirlendi. Bir an “ölümden öte köy yok” diye düşündü ve avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı: “Manyak… Eşşoğlueşşek!.. Ne yapmaya çalışıyorsun bana!” Artık adamın ona kızacağını, öldüreceğini ve tecavüzü düşünmüyordu. Büyük bir dehşet dalgası beyninin ilkel kısımlarını etkisi altına almıştı. Vücudu öyle bir adrenalin salgılamıştı ki o an elleri bağlı olmasa karşısındaki adamla başa çıkıp onu yenebileceğini, elini kolunu sallaya sallaya oradan çıkabileceğini düşünüyordu. Ellerindeki bağları bir kez daha sıktı. Ancak parmaklarına daha fazla kan oturmasından, bileklerinin biraz daha çizilmesinden başka bir işe yaramadı bu.

“Benim tek istediğim beni sevmen, bana güvenmen” dedi adam. “Sen ne diyorsun be aptal” diye bağıracak oldu ya kadın, yeni bir elektrik dalgası vücudunun derinliklerine yayıldı tekrar. Gözünün önünde şimşekler çaktı bu sefer. Geçen sefer şok yüzünden fark etmediği acılarla tanıştı. şimdi daha bilinçliydi ve acının yeni yeni farkına varıyordu. Ateşin verdiği acı değildi bu, ya da herhangi bir şeyin ele batın derinin içine girmesinden çok farklıydı. Vücudu onun emirlerini dinlemeden bir sağa bir sola çarpıyor, bu bilinçsizlik de onun daha çok paniğe kapılmasına neden oluyordu. Bunun adı her ne olursa olsun çok, ama çok zordu.

Vücudundaki acının azalmaya başlamasıyla bir anda kendini gevşemiş hissetti. Bu sefer adamın elinin o küçük kutuyla oynadığını görememişti. Adam onu elindeki deri eldivenlerle belinden kavrayarak, hiç de kolay olmayan bir biçimde yerinden kaldırdı. Aslında adam o küçük kutuyla oynamamıştı. O an arkada kalan metal plaka hala küçük vınıltılar çıkarıyordu. Evet vınıltı… üstünde yatarken kafasından geçtiğini sanıyordu o sesin, gerçek olmadığını sanıyordu. Ama o ses plakadan, daha doğrusu üstünde dolaşan elektrikten geliyordu. Adam ona sarıldı. Yine de bir sapığın sarılması değildi bu. Hiç hatırlamadığı babasının sarılması gibiydi sanki. Veya lisedeyken o kendini umutsuzca seven çocuğa verdiği tek izindeki sarılması gibi… Acaba bu çocuk o çocuk muydu? Hayır o sarışındı, oldukça kiloluydu. Zaten sonradan onun bir hastalık geçirip yatalak olduğunu duymuştu ve için için üzülmüştü. Bir yandan da bir kez olsun onun sarılmasına izin verdiği için kendini kutlamıştı. Bu adam o olamazdı.

Adamın kolları gevşedi yeniden ve elleri arkadan bağlı olduğu için sepet gibi arkaya doğru yuvarlandı ve düştü kadın. Bu sefer elektrik şokundan önce yere sertçe vurduğu başının ağrısını hissetti. Hemen ardından yine titremeler sardı beynini. Acı her seferinde giderek artıyor muydu, bu adam ellindeki aletin kuvvetini her seferinde artırıyor muydu bu bilinmez. Bu sancı ve ağrılar içinde bir an adamla göz göze geldi. Adam üzülüyor gibiydi, sanki ona şefkat duyuyordu. Böyle bir şefkatin allah belasını verirken… Adam onu kaldırdı yerinden.

“Eğer acıyı hissetmek istemiyorsan bana sarılmalısın. Beni sevmeyi öğrenmelisin” dedi adam ona. Demek baştan beri bunu kastediyordu adam. Tam adamın kolları gevşerken “dur” dedi kadın ona. Durdu adam. Adamın durduğunu hissetmediği acıdan anladı. Kollarını ister istemez doladı adamın boynuna. “Neden benimle biraz konuşmuyorsun” dedi. Bunu söylerken işveli bir eda takınmaya çalışmıştı ya… Pek de beceremezdi bunu yapmayı. Zaten üstü başı baştan çıkarmaya elverişli bir kadın gibi değildi. Zaten elektrik şokunun etkisiyle paytak paytak konuşuyordu. Zaten canı değil baştan çıkarmak, nefes alıp vermek bile istemiyordu. Ama gelin görün ki can derdi her şeyden önemliydi. “Ne konuşmamı istersin ki” dedi adam. Kadın da bir an düşüncelere daldı. Hakikaten sizi kaçırıp elektrik şokunun üstüne atan bir adamla ne konuşabilirdiniz ki? Ama o an fark ettiği gibi konu uzadıkça elektrikten kurtulma, en azından metal plakanın üstüne yatma ihtimali azalıyordu. Ne konuşacaktı, ne konuşabilirdi… Çalış aptal kafa çalış! Tam adam kollarını gevşetip kadını metalin üstüne atıyordu ki tekrar sarıldı kadın ona. “Hangi” dedi ve durup düşündü bir süre… “Hangi şarkıları seversin?” Kadının yapmak istediği şey o kadar belli olmuştu ki değil onu kaçıracak zekaya sahip bir adam, karşısındaki ufak bir bebek olsa bile kandıramazdı onu. Adam güldü yine o şefkatli bakışlarıyla. Gerçekten de içten güldü. Belki değişik şartlarda olsalar kadın da gülecekti buna. “Beni lafa tutmaya çalışıyorsun” dedi adam. “Ama yine de sana kendimden ve bir sürü şeyden bahsedeceğim” dedi içtenlikle. “Ama şimdi elektrik vakti…”

Elektriğin yine tüm kılcal damarlara nüfuz edip kanını derinlemesine ısıttığını söylemeye gerek yok. Sancı, ağrı, acı… Ne derseniz artık. Tüm bunların hepsi birbirine girip sonu sarılmalarla bitmeye başladı. Sarılmalar başta öylesine, baştan savma şeklinde, sonra daha ihtiraslı, sanki bilmem kaç yıldır göremediği bir aile dostuna sarılır gibi… Sonra belki bir sevgiliye sarılır gibi… Ufak ufak fısıldamaya başladı adam bu arada kulaklarına. Ne söylediğini anlamak imkansızdı. Kulaklarında heavy metal tarzı bir müzik çalınıyordu sanki bangır bangır. Elektriğin getirdiği uğuldama hiçbir şeye benzemiyordu.

Bir ara nasıl olduysa oldu metal plakadan elektrik gelmemeye başladı. Bir oh çekti. Ancak Pavlov’un köpekleri gibi elektrik kesilince otomatik olarak elleri havada adamı aradı. İlginç bir şartlı refleksti bu. Ama adamı bulamadı. Kısır döngünün böylesine ani bir şekilde kesilmesi önce şaşırttı. Belki önce sevinmesi gerekiyordu ama o şaşırmayı seçti. Biraz sonra inceden bir müzik başladı arka planda. Fransızca bir şarkıydı bu. O anlamıyordu sözlerini, küçükken çat pat İngilizce öğrenmişti ya, kim nereden alacaktı fransızca derslerini de şimdi anlayacaktı şarkıyı.

Onun bilmediği şarkıda onun durumunu anlatan sözler vardı. Beni kollarına aldığında kulağıma küçük kelimeler fısıldar ve ben dünyayı pespembe görürüm diyordu şarkıcı. “Bana aşk kelimeleri fısıldar, günlük sıradan kelimeler ve bu bana bir şeyler yapar” diye devam ediyordu. Kadın eğer bilseydi şarkının durumunu anlattığını… Daha mutlu olur muydu acaba? Acaba bu kadar romantik bir parçayı böylesine garip bir ruh haliyle dinlemiş miydi kimse? Bu şarkıyı yazan, bu durumu görse ne düşünürdü acaba?

Adamın gözlerinde sevecen, daha çok sevinmiş bir ifade vardı. Kollarında bir kadın, arka planda tekrar edip duran sevdiği müzik. Kadın onu hiç bırakmayacak, şarkı onu hiç bırakmayacak. Üstelik her seferinde daha da severmiş gibi sarılan kadın… Acıkma, tuvalete gitme gibi zorunlu ihtiyaçların dışında her şey çok güzeldi ve kucak kucağaydılar.

Des yeux qui font baiser les miens
Un rire qui se perd sur sa bouche
Voila le portrait sans retouche
De lhomme auquel jappartiens

Quand il me prend dans ses bras
Il me parle tout bas je vois la vie en rose
Il me dit des mots damour
Des mots de tous les jours et ca me fait quelque chose

Il est entre dans mon coeur
Une part de bonheur dont je connais la cause
Cest lui pour moi, moi pour lui dans la vie
Il me la dit, la jure pour la vie

Et des que je lapercois
Alors je sens en moi mon coeur qui bat

Des nuits damour a ne plus en finir
Un grand bonheur qui prend sa place
Des enuis des chagrins, des phases
Heureux, heureux a en mourir

Aşk biyolojik bir dengesizlik

kimyaİnsanı bir noktadan alıp diğerine götürecek tüm şartlar hazırdı artık. Genetik şifreler tam anlamıyla çözülmüştü. Herşeyin başı ve sonu biliniyordu. Bilgisayarlar uzun süren pentium tahakkümünden kurtulduktan sonra octium ve nonium klasına kadar müthiş bir ilerleme göstermişti. Artık teori geliştirilmiyordu. Kimse formül çıkarmakla uğraşmıyordu. Üstüne gidilmesi istenen konular bilgisayarda modelleniyor, bilimadamları sadece mümkün olduğu kadar istisnayı bilgisayara giriyor, hayatta oluşması muhtemel terslikleri sıralıyorlardı. Örneğin belirli bir genetik şifresine sahip insanın ne tür hastalıklara, kudret ve zayıflığa sahip olacağını anlamak için hangi şifrenin neye yolaçtığı formüle edilmiyor, bunun yerine bilgisayar ortamında yaratılan sanal genetik şifre bir takım hastalık ve etkenlere maruz bırakılıyordu. Hayat bilimadamları için çok kolaylaşmış, hatta “bilimadamlığı” tanımı, eskinin beyaz önlüklü asosyal kişilerinden uzaklaşarak, içi kıpır kıpır, bilgisayarda birşeyler karıştırmak isteyen gencecik çocukların eline geçmişti. Mühim olan doğru karışımı girip sonuçlarına dikkatlice bakmaktı.

İnsan ve doğanın yapıtaşlarının alaşımı böylesine keskin çizgilerle saptandıktan sonra belirsizliği yaratan faktörler aranmaya başlandı. Özellikle insan konusunda ilk ön plana çıkarılan hormonlar oldu. İnsanın tüm dengesini etkileyen hormonların kimyasal yapısı tam olarak ortaya dökülebilirse insanı baştan sona bilgisayarda modellemek mümkün olacaktı. Geriye bir tek sosyal faktörler kalıyordu belirsizlik yaratma anlamında ama… Sosyal faktörler her zaman için mini müdahalelerle üstesinden gelinemeyecek bir şey değildi.

Bunun için biyolojik bir sığınak yapıldı. İnsan vücut kimyasını etkileyecek her tür ortam ismiyle müsemma bu yapıdan uzaklaştırıldı. Ne ısı girebiliyordu içeri, ne mikrop, ne fazladan bir elektromanyetik alan, ne de atmosferde istenenden bir milimetreküp fazla karbondiyoksit. Yöntem olarak insanların olduğu halleriyle bilgisayarlara yüklenmesi kullanıldı. Buna göre vücudun kimyasal değişikliklerini anlık olarak saptayacak aygıtlar insanlara takılıyor, bu sığınaklarda denekler vakitlerini geçiriyorlardı. Yaşamın mini kopyası burada sağlanıyor, buna göre alınan tepkiler insanlığın geleceğini belirliyordu. Bu sayede insanda etki – tepki yaratacak her tür kimyasal değişim oluşmadan önce veya oluşma aşamasında tespit edilip bilgisayar ortamında modellendi.

Ancak günün birinde doktorlar arasında bilgisayarların doğru çalıştığı konusunda şüphe yaratacak veriler gelmeye başlandı. 25 yaşında beyaz erkek deneğin verilerinde orada olmaması gereken sapmalar yaşandı. Çok farklı değerler ve kimyasal karışımlar belli bir rutinde modelleme yapan bilgisayarların kilitlenmesine neden oldu. Hemen gerekli müdahaleler yapıldı. Sistemin ve sığınağın güvenliği araştırıldı. Deneğin kimyasal geçmişi mercek altına alındı. Dişçi raporlarına, hatta doğum raporlarına kadar araştırmalar yapıldı. Tüm veriler son detaylarına kadar kontrol edildi ancak bunu ortaya çıkaran nedenlere ulaşmak mümkün olmadı.

Bu hummalı çalışma içinde, yüzlerce başarılı bilimadamı arasında gerçek sebebi getir götür işleri yapan bir stajyer doktor buldu: Çünkü genç stajyer doktor sebebin ta kendisiydi! Tüm gün sabahtan akşama kadar sıkıcı bir şekilde odada kapalı kalan 25 yaşındaki beyaz erkek denek, işi gereği oradan geçerken gördüğü 23 yaşındaki stajyer bayan doktora aşık olmuştu. Vücudundaki hormonlar onu her gördüğünde, kapıdan içeri girdiğinde birden çıldırmış gibi oluyordu. Genellikle bu durum oluştuğunda doktorlar öylesine hummalı bir çalışma içine giriyorlardı ki biraz çevrelerine bakma fırsatı bulamıyorlardı. Genç kadın başta kapıdan içeri her girdiğinde ortalığın karışmasını garip karşılamıştı. Hatta ayağında bir uğursuzluk olduğunu bile düşünmüştü. Ancak sonradan gözgöze gelmişti denekle. O ana kadar klavye, bistüri veya narkoz maskesiyle aynı şeyi ifade ediyordu drenek onun için… O bakışla bir anda aralarında olması muhtemel birkaç şey geldi gözünün önüne… Konuyu hocalarına açmaya karar verdi.

Normal şartlarda hocalar stajyerlerin soru sormasına çok alışık değillerdi. Çünkü herşey o kadar rutin gidiyordu ki sorulacak tüm soruların cevapları zaten bilgisayarlar tarafından veriliyordu. Hocaya soru sormak bariz yalakalık anlamına geliyordu ki ne hocalar, ne de diğer öğrenciler bundan çok hazeden insanlar değillerdi. Genç stajyer doktor bu yüzden kendini değerlendirmekle yükümlü olayan, işiyle uzaktan yakından alakası olmayan bir doktoru seçti konuşmak için. Utana sıkıla randevu aldı ve mennuniyetsiz bir biçimde konuşmanın sonunu bekleyen doktora fikirlerini açmaya başladı. Bilgisayarların çaresiz kaldığı, anlı şanlı hocaların teori üretmekte yetersiz olduğu konuda “ben galiba çözümü buldum” diye konuya girdiğinde yaşlı adam sinirden kıpkırmızı oldu ve neredeyse bu arsız stajyeri odadan dışarı kovuyordu. Böylesi bir tepkiyi bekleyen genç stajyer daha önce kafasından geçirdiği gibi ezberlediği kelimeleri birbiri ardına sıraladı. Öyle ya her tür belirleyici faktör sıfırlanmıştı. Eğer ortada yine de bir terslik varsa belirsizlik yaratan bir faktör olmalıydı. Büyük bir ihtimalle de bu faktör “çevre faktörü” idi. Genç stajyer hocasını çok meşhur edebilecek bu konu üstünde arzu edilen herhangi bir anda deney yapmaya hazır olduğunu belirtti.

Bir ara sinirden kalp krizi geçirmeye ramak kalan yaşlı profesörün kalbi şimdi heyecandan kuş gibi atıyordu. Yerinden kalkıp genç kızı öpmek istedi. Bir merkez dolusu insan nasıl bu kadar kör olabilirdi? Nasıl bu kadar bariz bir konuyu es geçebilirlerdi?

Ertesi gün büyük bir toplantı düzenlendi. Toplantı sorunlu deneğin (artık o sorunlu kod adıyla anılıyordu) odasında düzenlenecekti. Genç stajyer gerçekten de nüfuzlu bir hocayı seçmişti. Eğer bir başkası olsaydı, değil o odada toplantı düzenlemek, adını bile andırmazlardı. Ama sırf profesörün bir sözü üstüne hemen bir toplantı organize edildi, oda baştan düzenlendi ve dekore edildi. Yaşlı profesör, “sizlere birşey kanıtlamak istiyorum, lütfen herkes maskeleriyle gelsin” uyarısında bulunduğunda elektronik postayı alan diğer doktorlar biraz sıkıldılar ama yine de konu giderek ilginç bir hal aldığı için kolayca kabul edildi.

Toplantı profesörün rahat bir görünümde kollarını masaya dayayarak konuşmasıyla başladı. “Şu elektronik tahtaya, deneğimizin verilerine bakın dostlar” dedi profesör, “ne kadar da sıradan görünüyorlar. Gerçi biraz stres faktörü var ama içinde bulunulan duruma göre bu kadarını normal saymak yanlış olmaz herhalde…” Bu verileri artık avuçlarının içi gibi bilen doktorlarda hafif sıkıntı öksürükleri başladı. “Tarih boyunca insanı anlamaya çalıştık. Hep karşımıza bir takım bilinmezler çıktı. Bu bilinmezlere alfe, teta ve nü gibi yunan harfleri verip es geçtik. Bu bilinmezler göz önünde bulundurulmasa da olur gibi algılandı. Kimbilir belki o minik çarpanlar, minik sayılar bizim medeniyetimizi binlerce sene ileri götürecek değerlere sahipti. Belki aslolan bu bilinmezlerdi…” Profesör masadan kalkarak kalabalığa doğru geldi. “Bunun yalan olduğunu söyleyebilecek bir veri yok elimizde, doğru olduğunu ortaya çıkaracak veri olmadığı gibi…” Eliyle en baştaki doktora işaret ederek “Lütfen” dedi, “bir deney yapmak istiyorum sizlerle… Ben size işaret ettikçe maskelerinizi çıkarın, böylece odadaki minik faktörlerin toplama etkisini görelim.” Bu arada eliyle işaret ettiği iki doktor maskesini çıkardı. Elektronik tablolarda ve göstergelerde hiçbir değişikliğin meydana gelmemesi doktorlar arasında profesörün duymazdan geldiği minik bir gülüşmeye neden oldu. “Bu minik faktörleri elimizden geldiğince bilgisaylarda modellenebilir hale getirdik. Ama nereye kadar?” Bunu söylerken salodakilerin yarısı maskesini çıkarmıştı. “Ya duygular? Duygularımızı bilgisayarda nasıl modellerdik? Bize dört kıtalık bir şiir yazdıran duyguyu bilgisayarda modelleyebilseydik süper bir sanal şair yaratabilir miydik acaba? Veya romancı…” Salondakilerin hemen hepsi maskesini çıkarmış sayılırdı. “Bu noktada belki de duyguların grafiksel dökümünü yapmaktan uzak olduğumuz için, aşkı beş duyuyla hissedilebilir hale getiremediğimiz için başarısız olduk.” Profesör eliyle salonun en ortasında duran genç bir doktora maskesini çıkarması için minik bir hareket yaptı. Genç ve güzel kadın maskesini çıkarırken bir anda deneğin grafiklerinde sapma ve karışıklıklar başgösterdi. Profesör eliyle olaya müdahale etmek için atlayan doktorları durdurdu: “Baylar ve bayanlar… İşte size insanlık tarihinde ilk kez aşkın kimyasının grafiksel ve sayısal dökümü. Bundan sonrası bununla yapılabilecek şeylerin dökümünü yapmak isteyen sizlere kalmış!” Salonda uğultu koparken profesör yarattığı etkiden memnun bir şekilde utancından kıpkırmızı kesilen deneğine ve zaferini paylaşan genç stajyere bakıyordu.

Domates

domates

Korkunç bir sesti. Metal, cam ve eti aynı anda parçalayan o ses… İnsan hayatını “öncesi” ve “sonrası” diye ikiye ayıran o uğursuz senfoni.

Her şey bir yalanla başlamıştı. Kız, ailesine “kız kıza tatil” demişti; erkek, babasından arabayı “sadece şehiriçi” diye almıştı. Sahil kasabasına giden o yol, özgürlüğe açılan bir kapı gibi görünüyordu. Güneş tepedeydi, radyoda sevdikleri şarkı çalıyordu ve hayat, sonsuza kadar böyle sürecekmiş gibi parlaktı.

Ama o kavşak… Direksiyon, sanki kendi iradesi varmış gibi, erkeğin ellerinden kayıp gitti. Zaman dondu. Fizik kuralları büküldü. Yol kenarındaki bariyerler, üzerlerine gelen devasa bir canavarın dişleri gibi göründü.

Çarpışmadan saliseler önce göz göze geldiler. Erkek, çaresizce baktı: “Yapabileceğim bir şey yok, üzgünüm.” Kız, korku dolu gözlerinde tuhaf bir kabullenişle karşılık verdi: “Biliyorum.”

Sonra dünya patladı. Erkek, kızın bedeninin ön camı parçalayıp bir bez bebek gibi dışarı fırladığını gördü. Sonrası… Sonrası, yüzüne çarpan hava yastığının beyazlığı ve mutlak karanlık.


Gözlerini açtığında tavanın rengi, kirli bir sarıydı. Hastane kokusu; o iyot, kan ve ucuz temizlik maddesi karışımı koku, ciğerlerine doldu. Başında sargılar vardı, sol gözü şişmişti.

Koridordan gelen sesler boğuktu ama bir cümle, bıçak gibi saplandı beynine: “Kızı o haldedeyken nasıl burada tutabiliriz? Şehre nakledilmeli. Beyin cerrahı lazım, kasap değil!”

Bu ses, kızın babasıydı. Sesindeki öfke, hastane duvarlarını titretiyordu. Erkek, yutkunmaya çalıştı ama boğazı zımpara kağıdı gibiydi. Tekrar karanlığa gömüldü.

İkinci uyanışı daha netti. Yirmi gün geçmişti. Yirmi koca gün. Annesi, başucunda ağlamaktan şişmiş gözlerle oturuyordu. “Anne… O nasıl?” diye fısıldadı. Sesi, kendi kulağına bile yabancı geldi. Annesi tereddüt etti. Gözlerini kaçırdı. “Yaşıyor,” diyebildi sadece.

O tek kelime, “yaşıyor”, erkeğin kalbine tonlarca ağırlık yükledi. Çünkü “iyi” dememişti. Sadece “yaşıyor” demişti.

Kızın durumu ağırdı. Araba camından fırladığında başını asfalta çarpmıştı. İlk müdahale yetersizdi. Doktorlar “Katatoni” diyordu. Ruhun bedeni terk etmesi ama bedenin bunu kabul etmemesi gibi bir şeydi. Bitkisel hayattan hallice, sonsuz bir uyku hali. Ailesi onu alıp Amerika’ya, en iyi cerrahlara götürmüştü.

İki ay sonra erkek hastaneden taburcu oldu. Dışarıdaki hava değişmişti; yaz bitmiş, yerini sonbaharın hüzünlü yağmurlarına bırakmıştı. Eve gitmeyi reddetti. “Onu görmeden olmaz,” dedi. Anne babası itiraz edemedi. Oğullarının gözündeki o ifade, itiraz kabul etmez bir vicdan azabının gölgesiydi.

Kızın evine, daha doğrusu kızın “bakım ünitesine” dönüştürülmüş odasına girdiklerinde hava buz gibiydi. Sadece odanın ısısından değil, kızın ailesinin bakışlarından kaynaklanıyordu bu soğukluk. Kızın babası, erkeğe bakarken “Kızımın katili” der gibi bakıyordu. Ama doktor, “Tanıdık yüzler iyileşmeyi tetikleyebilir” demişti. Mecburlardı.

Erkek odaya girdi. Yatakta yatan o narin bedene yaklaştı. Kızın gözleri açıktı. Yüzünde garip, donuk bir gülümseme vardı. Ama bu, erkeğin bildiği o neşeli gülüş değildi. Bu, kasların istemsiz kasılmasından ibaret, ruhsuz bir maskeydi. Boşluğa bakıyordu.

Erkek, yatağın kenarına çöktü. Kızın serum yemekten incelmiş, morarmış bileklerini ellerinin arasına aldı. Titreyerek öptü. “Ben geldim,” diye fısıldadı. “Affet beni.”

Ve o an, bir şey oldu. Kız gözlerini kıstı. Bileklerini kendine çekti. Hareket o kadar aniydi ki, serum askısı devrildi. Kızın annesi, “Ne yaptın kızıma!” diye atıldı. Doktor araya girdi: “Durun! Bu bir tepki! İlk defa bilinçli bir tepki veriyor!”

Herkes nefesini tuttu. Kız, bakışlarını boşluktan çekip erkeğin gözlerine kilitledi. Dudakları titredi. Dilini damağına götürdü. Bir şey söylemeye çalışıyordu. Aylardır suskun olan o beyin, kelimeleri tekrar bir araya getirmeye çabalıyordu.

“Do…” Herkes yaklaştı. “Do… ma…” “Domates mi?” diye sordu doktor şaşkınlıkla. Kız, erkeğin gözlerinin içine bakarak başını salladı. “Do-ma-tes.”

Odada tuhaf bir sessizlik oldu. Bu neydi şimdi? Açlık mı? Sayıklama mı? Hemşire koşarak mutfaktan bir domates getirdi. Kırmızı, parlak bir domates. Kızın kucağına bıraktı. Kızın gözleri parladı. O donuk ifade silindi, yerine çocuksu bir neşe geldi. Domatesi titreyen elleriyle aldı. Yanağına sürdü. Sonra uzandı, erkeğin yanağına sürdü.

“Domates,” dedi tekrar, erkeği işaret ederek.

Annesi hıçkırarak ağlamaya başladı: “Bildi! Konuşuyor! Tanrım konuşuyor!” Doktor gözlüklerini düzeltti, sesi titriyordu: “Beyin… Bazen en karmaşık duyguları en basit sembollerle eşleştirir. Belki de onun zihninde ‘sevgi’nin, ‘kırmızının’ veya ‘canlılığın’ karşılığı bu kelimede birleşti.”

Erkek, yanağındaki domatesin serinliğini hissetti. Gözyaşları yanaklarından süzülüp kızın eline damladı. “Bana diyor,” dedi fısıldayarak. “Benim adım artık Domates.”

Bu bir zaferdi. Küçük, kırmızı, yuvarlak bir zafer. Kız belki bir daha asla eski haline dönemeyecekti. Belki bir daha asla uzun cümleler kuramayacak, o kazadan önceki gibi kahkahalar atamayacaktı. Ama orada, o odada, elinde bir domatesle, erkeğe bakıp gülümsüyordu.

O günden sonra hayatları değişti. Kız, yoğun bir rehabilitasyon sürecine girdi. Kelime hazinesi hiçbir zaman bir çocuğunkini geçemedi. Ama her sabah, erkeği gördüğünde aynı kelimeyle, aynı sevgiyle seslendi ona.

Yıllar sonra bile, erkek kızın ağzından akan salyaları silerken, ona dünyanın en güzel şiirini okur gibi fısıldardı: “Hadi bir daha söyle güzelim… Ben kimim?” Kız, gözlerinin içi gülerek cevap verirdi: “Domates.”

Ve bu tek kelime, “Seni seviyorum, seni affettim, ben buradayım” demekti. Dünyanın en hüzünlü, en güzel kelimesiydi.

Pamuk Prenses’in pamuk prensi

prenses

Her şey bir masal gibiydi. Daha doğrusu, bütçesi düşük, senaryosu sarkmış, yönetmeni alkolik bir masal gibi.

Güneş tepedeydi ve Külkedisi, prensin beyaz atının terkisine, porselen bir vazo gibi dikkatlice oturtulmuştu. Ancak kimse, o meşhur “camdan ayakkabı”nın, 30 derecelik sıcakta yarattığı sera etkisinden bahsetmemişti. Külkedisi’nin sağ ayağı, camın içinde buğulanmış, adeta haşlanmış bir sosis gibi terliyordu. Eğer prens, bu romantik yolculuğun sonunda o ayakkabıyı çıkarmaya kalkarsa, ortaya yayılacak koku krallığın biyolojik silah programını başlatabilirdi.

Prensin korumaları, etrafa “Kralın adamıyız, şeklimiz yeter” bakışları atarak yürüyorlardı. Ama hepsi, çaktırmadan Külkedisi’nin savaştan çıkmışa benzeyen yırtık eteğinden içeriye röntgenleme derdindeydi. Prens kafasını çevirdiği an, hepsi aynı anda gökyüzündeki bulutlara veya atların nallarına odaklanıp, “Güvenlik protokolü efendim, cam kırılırsa diye bakıyoruz,” havasına bürünüyorlardı.

Külkedisi, omzunun üzerinden geriye, o tozlu yolun ardında kalan sefalete son bir bakış attı. Üvey annesi (ki kadının genetik haritası bilim insanlarını hala düşündürüyordu) ve son yirmi üç güzellik yarışmasında “En İyi Şampuan Reklamı Yüzü” bile seçilemeyen o Gudubet Kardeşler, arkada birer nokta gibi kalmıştı.

İçinden, elini kaldırıp okkalı bir “Nasıl da kapakladım ama!” hareketi yapmak geldi. Orta parmağı hafifçe havalandı, titredi… Ama tuttu kendini. Daha nikah kıyılmamıştı. “Dakika bir gol bir” yapıp, prensin aklına “Ulan biz bu kızı kenar mahalleden aldık ama, hata mı ettik?” şüphesini düşürmemeliydi.

Durumun absürtlüğü, Külkedisi’nin midesini bulandırıyordu. Yanlarında, sanki çok matah bir iş yapmışlar gibi borazan çalan, yanakları şişmiş adamlar vardı. Halk, yırtık donlarına ve açıkta kalan kıçlarına aldırmadan konvoya çiçek atıyordu.

“Git babam git…” diye geçirdi içinden Külkedisi. Bacakları uyuşmuştu. “Bu herifte de ne sabır varmış arkadaş. Bütün ülkeyi kapı kapı dolaşıp, milletin mantarlı ayaklarını mıncıklaya mıncıklaya beni buldu. Adımın Külkedisi değil de ‘Kezban’ olduğunu öğrense benden soğur mu acaba?”

Önünde oturan Prens ise, mutluluktan değil, yorgunluktan ve sıcakta pişen kasıklarından dolayı hafifçe titriyordu. Ama kafasında zafer marşları çalıyordu. Kızı bulmuştu. Tamam, kız biraz… “hırpani”ydi. Aslında şöyle ejderhalı, kuleli, anlı şanlı bir prenses beklemişti ama piyasa şartları malumdu.

“Babam kıllanır şimdi,” diye düşündü Prens, atın dizginlerini sıkarken. “En iyisi yalan söylemek. ‘Katalanya Kralı’nın kayıp kızı’ derim. Babamın coğrafyası kıttır, Katalanya neresi diye haritaya bakacak hali yok ya.”

Kafasında kurduğu bu mükemmel plan, yanlarında yürüyen Yaver’in nefes nefese kalmış sesiyle bölündü. Prens, bu pis dedikoducu, saray yalakası adamdan nefret ediyordu. Kesin babasına yetiştirirdi kızı ormanda, farelerin arasında bulduklarını.

“En iyisi doğruyu söylemek,” diye vazgeçti Prens. “Babam ne diyecek sanki? ‘Ulan koskoca harem kurduk sana, bula bula bu pasaklıyı mı buldun’ diyecek. Amaaan… Bu devirde evlenmek kolay mı? Enflasyon var, başlık parası var. Hem bu kız ‘çöpsüz üzüm’. Kaynana dırdırı yok, el öpmeye gidilecek akraba terörü yok.”

Konvoy, ormanlık bir alana girdiğinde Prens, o meşhur “Liderlik Karizması”nı konuşturmak istedi. Atın dizginlerine asıldı.

“Artık mola verme zamanı!” diye gürledi. Sesi biraz çatallı çıkmıştı ama olsun.

Tam o sırada, Yaver panikle atıldı: “Sakın Prensim! Aman diyeyim!”

Prens’in karizması, duvara çarpan bir sinek gibi yapıştı kaldı. “Benim sözlerime karşı mı geliyorsun bre gafil? Kafan vücuduna ağır gelmeye başladı galiba?”

Yaver, sanki bir atom mühendisiymiş gibi bilgiç bir tavırla yerdeki otları işaret etti: “Haşa Prensim! Ama buradaki floraya bir bakın… Bunlar Urtica dioica. Yani halk arasındaki adıyla; Isırgan Otu. Malumunuz, her mola verdiğimiz çalılıkta, hacet gidermek için çömeldiğinizde… Şey… Geçen seferki gibi ‘Popom yanıyor!’ diye bağırarak ordunun önüne çıkmanızı istemeyiz.”

Bir sessizlik oldu.

Ormandaki kuşlar sustu. Borazancılar sustu. Atlar bile kişnemeyi kesti.

Külkedisi, başını hızla diğer tarafa çevirdi. Dudaklarını kanatırcasına ısırıyordu. Gülmemeliydi. Eğer gülerse, kellesi giderdi. Ama manzara gözünün önündeydi: Müstakbel kocası, krallığın varisi, kıçında ısırgan otlarıyla çığlık çığlığa koşan bir adam…

Prens kızarmadı, morardı. Yaveri şimdi öldürse, “Demek ki doğruymuş” dedikodusu yayılacaktı. “Haklısın” dese, karizma çizilecekti. Tam bir satranç çıkmazı (zugzwang) içindeydi. Prens, Yaver’e dönüp, gözleriyle sessiz bir “Sen bittin oğlum, seni zindanda farelere kemirteceğim” mesajı yolladı.

Yaver’in beti benzi attı. Ağzından kaçıvermişti işte. Aslında niyeti yalakalık yapıp Prens’in poposunu kurtarmaktı ama dozajı ayarlayamamıştı. Tarih öncesi bir Freud olsa, buna “bastırılmış bilinçaltı intikamı” derdi ama o dönemde portakal bile ithal edilmediği için bu terimler henüz icat edilmemişti. Yaverin aklından, “Ulan bari ölmeden şu Külkedisi’ne bir yanıksam mı? Belki adım bir masala dipnot olarak girer,” gibi intiharvari düşünceler geçti.

Tam o sırada, bir mucize oldu. Atın diğer yanında yürüyen, Yaver’in Yardımcısı (ki kendisi Yaver’in yerinde gözü olan sinsi bir kariyeristti), bu fırsatı kaçırmadı.

Sesi, bir tokat gibi patladı: “Prensim! Bu sizin soytarınızın şakaları da bazen haddini aşıyor. Ama ne yapalım, soytarıların kellesi vurulmaz, deli raporları var. Yine de dünyalar güzeli prensesimizin yanında böyle avam şakalar yapması hiç hoş değil.”

Prens bir an durakladı. Gözleri parladı. “Aaa… Evet!” dedi, sesini tekrar kalınlaştırarak. “Soytarı sen de çok oluyorsun artık. Şakaların bayatladı.”

Bu ne muazzam bir manevraydı! Yaver bir anda “Soytarı” statüsüne düşürülmüş, Prens’in hacet sorunu “şaka” kapsamına alınmış, karizma kurtarılmıştı. Prens, bu Yardımcı’yı alnından öpmek istedi. Külkedisi’nin yanlış anlayıp “Bizimki de erkeklerden mi hoşlanıyor acaba?” diye düşünmesinden korkmasa, yapardı da.

“Soytarı!” dedi Prens, rolüne iyice ısınarak. “Seni şimdilik bağışlıyorum. Git şu çamurların içinde birkaç takla at da neşemiz yerine gelsin.”

Eski Yaver, yeni Soytarı, kös kös çamura doğru yürüdü. Bir yandan kellesini kurtardığına seviniyor, diğer yandan Külkedisi’ne rezil olduğu için içi içini yiyordu.

Çadırlar kurulduğunda hava kararmıştı. Prens, “Ben bir şeyler avlayıp geleyim, akşama ziyafet var!” diyerek ormana daldığı için, beklendiği üzere herkes aç kalmıştı.

Çadırın içinde Külkedisi, cam ayakkabısına bakıyordu. Camın içi resmen tropikal bir iklime dönmüştü. “Acaba koku yapar mı?” diye endişelendi. “Amaaan… Yaparsa yapsın. Adam bütün ülkeyi elinde ayakkabıyla gezdi, fetişist midir nedir belli değil, buna mı takılacak?”

Asıl sorun başkaydı: Prens daha nikah kıyılmadan aynı çadırda mı kalacaktı? “Allah’ın emri peygamberin kavli” devreye girmeden olmazdı. Gerçi adamın ısırgan otu travması vardı, pek bir aksiyon beklenmezdi ama yine de tedbirli olmak lazımdı.

Tam o sırada, kalçasında bir sızı hissetti. Bir el, etini sıkıştırmıştı. “Ay!” diye bağırdı gayriihtiyari. Sonra toparladı: “Yani… Ayyy prensim?”

Prens, karanlıkta sırıttı. Dişleri ay ışığında parladı. “Özür dilerim hayatım. Rüya mı değil mi diye kontrol edeyim dedim. İstersen sen de beni çimdikle?”

Külkedisi içinden bir “Hasbinallah” çekti. Elini kaldırıp “Senin o elini kırarım” der gibi baktı ama sonra hemen o masum, o sevecen, o “Ormandaki kuşlarla konuşan saf kız” maskesini taktı.

“Gökyüzüne bakınız Prensim,” dedi konuyu değiştirerek. “Ne çok yıldız var değil mi?”

Prens, hayal kırıklığıyla “Evet, bissürü…” diye mırıldandı. İçinden, “Ulan bari erkeklik bende kalsın, çadırları ayıralım. Bu gece buradan ekmek çıkmayacak,” diye geçirdi.

Gökyüzünde gerçekten de bir alay yıldız vardı. Ve tam o sırada kayan bir yıldıza bakan Eski-Yaver’in-Yardımcısı-Yeni-Yaver, hayatının sonuna kadar bu makamda kalmayı diledi.

Külkedisi ise kayan yıldıza bakıp tek bir şey diledi: “Umarım sarayda şu cam ayakkabıyı çıkarmadan önce ayaklarımı yıkayabileceğim bir leğen vardır.”