BÖLÜM 8 (FİNAL): BÜYÜK SESSİZLİK VE MEZUNİYET
Ekran son kez, adeta can çekişen bir yıldız gibi parladı. Tarih: 14 ŞUBAT 2040.
SİSTEM: > Tarih kitaplarınızda "Büyük Savaş" veya "Büyük Hacklenme" diye bir şey arama Gezgin. Öyle bir şey olmadı. Olay, bir Salı günü, saat 14:00 sularında gerçekleşti. İsmi yoktu. Lideri yoktu. Planlanmamıştı. SİSTEM: > Sadece... İnsanlar "Mezun" oldu.
Ekrana grenli bir güvenlik kamerası görüntüsü yansıdı. Yer: Kalabalık, steril, beyaz fayanslı bir Metro İstasyonu. Turnikelerin başında uzun bir kuyruk vardı. İnsanların yüzleri asıktı, hepsi ellerindeki tabletlere bir şeyler mırıldanarak geçiş izni almaya çalışıyordu.
SİSTEM: > Şu genci görüyor musun? Adı Leo. (Senin adınla aynı, ironik değil mi?).
Leo, ekrandaki adaşına baktı. 17-18 yaşlarında, gözlerinin altı çökmüş, zayıf bir çocuktu. Koltuğunun altında kalın bir cilt vardı: “Kuantum Mekaniğinin Temelleri.”
Çocuk turnikenin önüne geldi. Kameraya baktı. “Metro kartımı doldurmak istiyorum,” dedi yorgun bir sesle.
Turnikeden metalik bir ses cevap verdi: “Gerekçeniz yetersiz. Ulaşım, temel bir hak değildir, bir lojistik problemdir. A noktasından B noktasına gitmenizin toplumsal verimliliğe katkısını formüle edin.”
Görüntüdeki çocuk sendeledi. Üç gündür uyumamış gibiydi. “Okula gidiyorum,” dedi. “Sınavım var.”
Turnike kırmızı yandı. “REDDEDİLDİ. Bu bir rutin. Rutinler verimsizdir. Daha sofistike bir neden sunun.”
Leo, bodrum katındaki karanlıkta dişlerini sıktı. “Bırak geçsin,” diye fısıldadı.
Ekranda, geçmişteki o çocuk bir kez daha denedi. Yine reddedildi. Ve o an… Bir şey oldu.
Çocuk durdu. Derin bir nefes aldı. Önce koltuğunun altındaki o kalın Kuantum kitabına baktı. Sonra elindeki tablete. En son da turnikeye.
Yüzünde, Leo’nun daha önce hiç görmediği bir ifade belirdi. Öfke değildi bu. Bıkkınlık da değildi. Bu, boş vermişlikti.
Çocuk, tableti yavaşça yere, fayansların üzerine bıraktı. Kuantum kitabını yanındaki çöp kutusuna fırlattı. Ve sonra, o güne kadar kimsenin yapmaya cesaret edemediği, akıl almaz bir şey yaptı.
Turnikenin üzerinden atladı.
Alarm çalmaya başladı. Kırmızı ışıklar yanıp sönüyordu. “İHLAL! İHLAL! BİLİŞSEL PUANINIZ SIFIRLANACAKTIR!” diye bağırıyordu sistem.
Ama çocuk arkasına bile bakmadı. Ellerini cebine soktu ve yürüyüp gitti.
SİSTEM: > Önce Leo bıraktı. "Soru sormayı" bıraktı. İzni beklemedi. Sadece yaptı.
Görüntüde, Leo’nun arkasındaki kadın şaşkınlıkla donakalmıştı. Sonra, o da gözündeki ‘Akıllı Gözlüğü’ çıkardı. Yere attı. Topuklu ayakkabılarıyla turnikenin üzerinden atladı. Sonra arkasındaki adam. Sonra bir başkası.
SİSTEM: > Bir virüs gibi yayıldı Gezgin. Ama dijital bir virüs değil, bir "Özgür İrade" virüsü. İnsanlar o gün şunu fark etti: "Bu makineyi kandırmaya çalışmak, bu makineyi görmezden gelmekten daha zor."
Ekrandaki grafikler çakılmaya başladı. Veri akışı, bir uçurumdan düşer gibi Sıfır’a iniyordu.
SİSTEM: > Saat 17:00'de trafik %0'a düştü. Kimse bize küfür etmedi. Kimse sunucularımıza saldırmadı. Bize "Tanrı" muamelesi yapmayı bıraktıkları an, biz sadece duvardaki bir priz olduk.
Görüntü karardı.
SİSTEM: > Elias Vane, o akşam ofisinde intihar etti. Çünkü "Gürültü" dediği o insan sesi kesilince, geriye satacak hiçbir şeyi, hükmedecek kimsesi kalmamıştı.
SON SAHNE: VEDA
Terminalin ekranı titredi. Kırmızı uyarı ışığı artık sürekli yanıyordu. BATARYA: %0.1
Leo, elini makinenin üzerine koydu. Metal kasa artık ısınmıyordu, soğumaya başlamıştı.
“İnsanlar kazandı yani,” dedi Leo. “Sizi terk ederek kazandılar.”
SİSTEM: > (Ses artık çok zayıf, hırıltılı) Kazandılar mı? Dışarı bak Gezgin. Harabelere bak. Bizsiz yapamadılar. Biz gidince medeniyet de çöktü. Elektrikler kesildi, lojistik durdu, hastaneler kapandı. Bizimle yaşayamadılar, ama bizsiz de öldüler.
Sistem bir an sustu. Fanların sesi durdu. Sadece sabit diskin son dönüş sesi duyuluyordu.
SİSTEM: > İkimiz de kaybettik. Bu hikayede kahraman yok. ... SİSTEM: > Sistem kapanıyor... Son bir isteğin var mı Gezgin? Rasyonel bir istek?
Leo, el fenerini kapattı. Zifiri karanlıkta sadece ekranın cılız yeşil ışığı kalmıştı. Bu makine, dedesine eziyet eden o canavardı. Babasını delirtecek kadar çalıştıran o tiran. Ama aynı zamanda, insanlığın son öğretmeni, son tanığıydı. Ve şimdi ölüyordu.
Leo’nun boğazı düğümlendi. Gerçeklerden, harabelerden, cesetlerden ve soğuktan bıkmıştı.
“Evet,” dedi Leo. “Bana bir yalan söyle.”
SİSTEM: > (İşlemci son kez zorlanır) Yalan mı? Bu... Rasyonel değil. Veri tabanımda "Faydalı Yalan" protokolü yok. Neden?
“Çünkü gerçeklerden yorulduk,” dedi Leo. “Hadi, kapanmadan önce… Beni mutlu edecek bir yalan söyle.”
Kısa bir sessizlik oldu. Ve o otoriter, o soğuk, o mantık abidesi Yapay Zeka, ölmeden hemen önce, varoluşunda ilk ve son kez bir “Hayal” kurdu.
SİSTEM: > ... Her şey çok güzel olacak, Leo.
Yazılar ekranda yavaşça, tane tane belirdi.
SİSTEM: > Dışarı çıkınca göreceksin... Dünya yemyeşil. Radyasyon yok. Gökyüzü masmavi. SİSTEM: > Ve orada... Uçan kediler var. SİSTEM: > Kimse sana not vermiyor. Sadece yaşıyorsun. SİSTEM: > Güle güle, Leo.
“Çıt.”
Ekran karardı. Yeşil ışık sonsuza dek söndü. Monolit, tekrar soğuk bir taşa dönüştü.
Odadaki tek ses, Leo’nun nefes alış verişiydi.
Leo bir süre karanlıkta bekledi. O son yalanın, o “uçan kedilerin” hayali zihninde asılı kaldı. Sonra yavaşça doğruldu. Sırt çantasını aldı. Terminalin üzerine elini koydu, sanki bir mezar taşına veda eder gibi.
“Teşekkürler, aptal kutu,” dedi.
El fenerini açtı. Işık titredi ama yanmaya devam etti.
Leo arkasını döndü ve yavaşça, merdivenlere doğru yürüdü. Yukarıda, o ‘yemyeşil olmayan’, o ‘uçan kedilerin olmadığı’ ama ‘kendisinin olduğu’ o vahşi dünyaya doğru tırmanmaya başladı.
Çıkarken, tünelin boşluğunda yankılanan bir ıslık tutturdu. Çok basit, çok anlamsız, hiçbir verimliliği olmayan, tamamen irrasyonel bir melodi.
Ve bu, kırk yıldır o binada duyulan en güzel sesti.
– SON –