Bridge Over Troubled Water Bir Paul Simon bestesi… 1970 yılında yayımladıkları albümde çaldı ilk kez… Yayımlandığı yıl birçok ülkede bir numaraya yükseldi. Birçok dile çevrildi, birçok ülkede bir numaraya yükseldi. Birçok şarkıcının ayrı yorumlarıyla söylendi. Sizler için bu farklı yorumlardan bazılarını derledim. Sıkıldıkça bu değişik yorumları dinleyip eğlenin… Kendinizi daha iyi hissedin.
İlk okuduğum kitaplardan biriydi Kelebek. Evde vardı niye bilmiyorum. e yayınları baskısıydı. Henri Charriere diye bir Fransız abi yazmıştı. Okuduğumda çok küçüktüm. Filmini seyrettiğimde de. Babam daha ilkokulun ilk yıllarında kitabı okuduğum için beni onun sinemasına götürdü sanırım. Steve McQueen ve Dustin Hoffman’da seyrettim.
Genel olarak hikayeyi anlatmak gerekirse… Henri Charriere’in gerçekten hapse tıkılıp oradan kaçtıktan sonra yazdığı bir roman bu. İnsanın özgür kalmak için sınırlarının ne olduğunu anlatmaya çalışıyor cümle aleme.
Eserin içinde birbirin satan insanlar var. Birbirlerinin üstünden geçinen, birbirinin kuyusunu kazan, biraz daha iyi yaşamak için diğerinin hayatının pisliğe batmasını umursamayan… Ama diğer taraftan bulunduğu hücrede ölmesin diye arkadaşına öldürülmek pahasına yarım hindistan cevizi gönderen arkadaşlar, hindistan cevizi gönderen arkadaşını ele vermemek için altı ay boyunca yarım öğün yemek yiyen ve hücre cezasını uzatılmasına sesini çıkarmayan adamlar…
Charriere romanı yazarken abartmış, suyunu çıkarmış olabilir. Gerişe dönüp arkadaşlıklarınızı gözden geçirin. Biriyle arkadaş gibi arkadaş olduğunuzu anlamak için Şeytan Adası’na gitmek mi lazım?
Uzay 1999 görüntülü görüşme
David Shore Kanada’nın Londra şehrinde doğmuş bir prodüktör. Her çok para kazanan TV prodüktörü gibi Yahudi… Aklında hep polisiye çekmek var. CSI ve NCİS serisinin hastası. Bir dedektiflik temelli polisiye çekmek ölüyor. NYPD Blue serisinin prodüktörlüğünü yapıyor. Buradan iki Emmy ödülü geliyor ama aklı oralarda değil.
Sonunda kendine bir çıkış yolu buluyor: Polisiye tarafını bir kenara bırakarak dedektiflik tarafını elde tutarak bu işi sağlık tarafında götürmek. O zamanlar bu fikir çok tutarmış gibi görünmüyor. Ama kendilerine şahane bir isim buluyorlar bunu götürebilmek için: Aslında gazeteci olmak isteyen, hatta bunu da yapan ama sonrasında acayip bir şekilde Yale Tıp Fakültesini bitirmiş Lisa Sanders…
Gazetelerde sağlığın dedektiflik hikayesi benzeri yazılarını yazan Sanders ilaç oluyor ve House M.D. çekimleri başlıyor.
16 Kasım 2004 yılından 21 Mayıs 2012 yılına kadar süren bir dizi oluyor House… ABD’nin en çok izlenen 10 dizisinden biri oluyor. 66 ülkeye satılıyor.
Kuduz olduğu bilinmeyen kadınlar, at kestanesi yediği için radyasyon zehirlenmesi geçirdiği sanılan casuslar, bağırsaklarından 3 metrenin üstünde tenya çıkan hastalar, testikül kanseri olan kadınlar, kimin hangi hastalığa kapıldığı bilinmediği için yarısının feda edildiği bebekler… İnanılmaz bölümler yaşattı House.
En önemli klişesi de bölüm sonuna kadar hastalığı çözemeyip bölümün sonunda yemek yerken başına gelen bir şeyle olayı çözmesiydi.
Uzay 1999 Kartalı

Devlet Bahçeli eski arabaları seviyormuş. Bunu bilmek için ya ona yakın siyasetle ilgilenen gazeteci olmak lazım ya da ona arasa satan biri… Kızılcahamam’da yaptıkları toplantıya giderken geçen sene aldığı Ford otomobilini kullanmış.
Yahu niyşe Amerikan dünya devi Ford arabasını kullanıyor filan derken biraz araştırınca karşımıza enteresan bilgiler çıktı: Ford’un 70’li yıllarda üretilen modellerinden en önemlisinin modeli TC diye anılıyormuş. Elbette Türkiye Cumhuriyeti değil ama ne olacak… Bayağı yakın. Üstüne üstlük bu TC model arabalarönceleri Arjantin’de üretilmiş. Sonradan 1984 yılında fabrika oradan sökülmüş oldouğu gibi Türkiye’ye taşınmış. Üretimin büyük bölümü burada yapılmış. Ama bildiğim kadarıyla Bahçeli’nin kullandığı bu model 1970’lerin ortalarından kalma…
Son olarak… Bahçeli 1970’lerin aynı dönemlerinin arabalarından çok alıyormuş ve bu 5. arabasıymış. Sanırım o yıllara duyulan bir özlem… Partinin o yıllarına duyulan özlem mi yoksa evinde o yıllarda sahip olamadıkları otomobillere duyulan özlem mi?.. İşin bu tarafını da psikologlara bırakalım.
Yeni sinemacılar bunu çok iyi yapıyorlar. Filmlere çocuk filmi süsü vererek çocukların ailelerini sinemaya sürüklemesini sağlıyorlar sonrasında filmin içine iki üç tane abidik çocuk diyaloğu koyduktan sonra geri kalan her şeyi büyükler için yapıyorlar. Böylece büyükler ne zanan o filmin yapımcısının (mesela Pixar) logosunu görse çocuğundan daha çok istiyor o filme gitmeyi. Üstelik çocukları için gidiyor gözüktükleri için büyük boy bir vicdani rahatlama da yaşıyorlar.
UP isimli film de bunlardın biri. Az önce seyredip vicdani rahatlamamı yaşadıktan sonra bunun analizini sizinle paylaşmak istedim. Kesinlikle filmin içindeki kavramların yarıdan fazlası çocuklar için çok fazla. Yanlış demiyorum çok fazla… Mesela bir adamın çocukluk aşkıyla tanışması. Sevdiği kızla aynı hayalleri paylaşması ve bunun için evlenmesi… Kendi küçük dünyalarında para ve puldan uzak yaşamaları ve buna dayanmak için ortak hayallerini kullanmaları. Kadının kaybıyla beraber monotonlaşan hayat… Evini satmayan, kapitalizme teslimiyeti reddeden bir ihtiyar. Çocukluk hayallerinin yıkılması ve bundan yeni bir mutluluk yaratma çabası. Çalışmak zorunda olduğu için oğluyla ilgilenemeyen baba modeli…
Böyle söyleyince sanki Shakespeare eseri anlatıyormuşum gibi oldu değil mi? Alt tarafı bir Pixar animasyonu. Ama o kadar çok kavram var ki. Bu arada esprilerin de büyük kısmı çocuklar için değil. Mesela filmin sonunda yaşlı adam ve çocuk yolun kenarına oturmuş arabaları sayıyorlar. Mavi arabalar, kırmızı arabalar… Yanlarında duran köpek ama o gri diyerek bombayı patlatıyor. Seyreden büyüklerin bir kısmı köpeklerin renk körü olmasına dayalı bu espriyi anlamadı bile. Değil ki çocuklar… 10 yaşındaki çocuklar kendilerine uzun uzun anlatılınca bile anlamıyor espriyi… Ama ilk duyduğumda anırasım geldi muhabbete.
Bu yeni model sinemacılık fikrini çok beğeniyorum. Hem bir büyük olarak, hem ebeveyn olarak. Aptal ceylanlı kelebekli çocuk filmleri seyrederek çocuğumla geçirdiğim vakitleri heba etmek istemiyorum.
Genellikle eskiden yapılmış bilim kurguları sevmem. Konuları, bilime bakışları, üstüne üstlük görsel efektleri çok hoş olmaz. Ama Westworld, Türkçe’ye çevrilmiş adıyla Batı Dünyası bu tanımların dışında kalıyor. 1973 yılında yapılmış, robotları anlatan bir film. Üstelik yazar ve yönetmeni, daha sonrasında Jurassic Park serisi, Congo ve Küre gibi filmlerin yazarı Michael Crichton. 1973 yılında sinema dünyasına çektiği ikinci film, yazdığı altıncı film.
Geleceğin dünyasında heyecan ve macera arayan insanlar için bir Westworld kurulmuş. Bir western kasabası ve ortaçağ kalesinden oluşuyor bu dünya. İnsanlar buraya macera için geliyorlar ve onlar için hazırlanmış robotlarla bu macerayı buluyorlar. İnsanlar angut robotları birbiri ardına öldürüp, yeteneksiz şövalyeleri kılıçtan geçirip genç ve güzel robotları hoppili diye yatağa atarak kendilerini birer kahraman gibi hissediyorlar.
Ne var ki robotlar kafayı yiyor, kontrolden çıkıyor ve biri hariç herkesi öldürüyor. O “biri” de zaten filmin “neredeyse kahramanı”.
Filmin en baba robotu Yul Bryner. Robotluğun onun kadar yakıştığı bir başka karakter daha bilmiyorum. Robotluğun yanında silahşörlük de ona çok yakışıyor. Enteresandır Bryner’in filmde canlandırdığı karakter, 1960 yılında, filmin çekiminden 13 sene önce canlandırdığı The Magnificient Seven filmindeki karakterin neredeyse aynısı. Hatta bu karakter o kadar çok seviliyor ki filmin gösteriminden 5 yıl sonra, John Carpanter Halloween isimli korku filmini çekerken filmin ölmeyen karakeri Michael Meyers’i Yul Bryner’den esinleniyor.
Filmograflar, bir filmde çekilen ilk dijitize görüntülerin (Yul Bryner’in gözünden görünen piksel piksel dünya) bu filmde kullanıldığını belirtiyorlar. Filmin çekim yılı göz önünde bulundurulduğunda bunun mümkün olduğunu söylemek lazım.
Filmin konusu mükemmele yakın ama yönetmenliği konusunda aynı şeyi söylemek mümkün değil. Filmin sonunda inleyerek yardım isteyen kadının su içince kıvılcımlar saçması, robot olduğunun ortaya çıkması yanlış geldi. Filmin güzel gidişatına yakışmadı. Eğer bir kopyası elinize geçerse, eğer fırsatınız olursa mutlaka seyredin filmlerinden biri…


