admin

Başkanların sosyal medyası böyle yürütülür

/

obama kartBu sayfalarda “Amerikan hayranı” dedirtecek kadar çok bahsettim Barack Obama’nın sosyal medya stratejilerinden. Adam ve çevresindekiler gerçekten çok iyi.

En son yaptıkları inanılır gibi değil. Obama’ya ait barackobama.com adresine bir uygulama yükleyen iletişim takımı, oradan halkın Obama’ya doğum günü kartı göndermesini mümkün hale getirmiş. Buradan hem başkanın doğum gününü size sunulan kısıtlı kart imkanlarıyla kutluyorsunuz hem de sürekli gözünüze sayfanın üstündeki Donate, yani bağış yap linki sokuluyor. Şöyle bir TKNLJ formatında konuya bakacak olursak:

  • Bunu yapmak ortalama bir yazılımcının 15 dakikasını alır
  • Buradan kart yollayan insanlar bir şey kazanmıyor
  • Buradan kart atarsanız Obama sizin eve gelecek, enflasyon düşecek gibi bir vaat yok
  • Kart attığını arkadaşlarına da göster ki iş yerinde yükselesin gibi bir çiğlik yok

Böyle yaparak başkana dokunmuş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bir şekilde yakınınızda olduğunu zannediyorsunuz. Sizi gördüğü gibi bir hisse kapılıyorsunuz.

Bir anlamda müşterisiyle bütünleşmek isteyen bir markanın yapması gereken her şeyi ucuz ve kolay yollu hayata geçiriyor şu minicik iş.

Sosyal medyanın boyalı mühendislerine duyurulur

Türkler mi çok kötü devlet mi çok baskıcı?

/

twitter hapisTwitter yeni şeffaflık raporunu açıkladı. Raporda Türkiye, yerin dibine geçiyor. Çünkü bütün kaldırma isteklerinin en fazlasını Türkiye yapmış. Bu konuda karşımıza iki olasılık çıkıyor: ya Türk Twitter kullanıcıları, dünya Twitter kullanıcılarından daha kötü niyetli ve hepsinden fazla kötü hareket yapıyor ya da Türk hükümeti dünya hükümetlerinin hepsinden daha baskıcı. İşte size rakamlar:

  • Türkiye Twitter’a ulaşan 88 mahkeme kararının 65’ine, yani yüzde 73’üne sahip
  • Türkiye ilgili devlet kurumlarından gelen 344 kaldırma istekğinin 121’ini yani yüzde 35’ini yapmış.
  • Türkiye Twitter’a gelen 723 hesap kapatma isteğinin 304’üne yani yüzde 42’sine sahip.
  • Türkiye Twitter’dan kısıtlanması istenen 25 hesabın 17’sine yani yüzde 68’ine sahip.
  • Türkiye Twitter’dan kısıtlanması istenen 251 mesajın 183’üne yani yüzde 73’üne sahip.

Bu utanç verici tablonun yorumunu size bırakıyorum.

Melih Gökçek 102 iş gününü Twitter’da geçirmiş

/

gokcekMelih Gökçek nevi şahsına münhasır bir karakter. Halk onu Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olarak tanısa da sosyal medyayı kullananlar onun sıkı bir Twittercı olduğunu bilir. Mesajlarını da bizzat kendinin yazdığı hepimizin malumu. Peki Melih Gökçek Twitter’da ne kadar mesai harcamış? Bunu sizler için hesapladım.

Melih Gökçek’in yaklaşık 49 bin adet Twitter mesajı var. Gökçek’in Twitter üzerinde okumak için hiç vakit harcamadığını, mesajları kıvrak zekasıyla oldukça hızlı yazdığını, kendine gönderilen özel mesajları görmezden geldiğini varsayalım. Mesaj başına yaklaşık 1 dakika harcadığını öngörmek ve Twitter mevcudiyetini bundan ibaret görmek minimum varsayımlarımız olsun.

49 bin mesajı atmak 49 bin dakika sürüyorsa bu 816 saat, 34 gün yapar. Ama yemeden içmeden uyumadan Twitter’da vakit geçirilmesini düşünmek haksızlık olur. Bu yüzden de bunu mesai olarak hesaplayalım. İş kanunlarına göre çalışanlar haftada 40 saat çalışıyorlar. 816 saati iş günü olarak hesapladığımızda başkanın 102 gününü Twitter karşısında geçirdiğini söyleyebiliriz.

Haftalık olarak hesapladığımızda karşımıza 20 hafta, yani 5 ay çıkıyor.

Bu hesaplamalara bakarak başkanı Ankara için geçirmekle yükümlü olduğu zamanı Twitter başında harcadığını söyleyenler de olabilir, Ankara’nın sorunları ve AKP’nin iletişimi için kendini bilgisayar başında paraladığını da…

Ben sadece hesap yapıyor, yorumları sizlere bırakıyorum.

Sosyal medyada paylaştıkça kazan

/
arman acar
Arman Acar

Sosyal mecralar insanların giderek daha çok haber alıp verdiği, televizyon seyretme ve gazete okumaktan daha çok vakit geçirdiği alanlar haline geldi. Bunu hem bir fırsat hem de sosyal medyayı demokratik etme şansı olarak gören girişimciler, sosyal medyayı kullanıcıların  paylaştıkça para kazanacağı bir ortam haline çevirdi.

İnternetin çıkmasıyla birlikte konvansiyonel medyadaki reklam pastası giderek sanal medyaya doğru kaymaya başladı. Reklam dünyası, yılların ilerlemesiyle birlikte ağırlığı artan sosyal medyanın gücüne tepkisiz kalmadı. Bu bakış açısıyla sosyal medyada yazılan her girdiyi birer reklam mecrası haline dönüştüren yapılar ortaya çıktı.

Bu alanda dünyanın ilklerinden biri olan yüzde 100 Türk sermayeli adMingle’ın kurucu ortak ve ürün geliştirme Müdürü Arman Acar ile bu yeni oyun alanını ve onun geleceğini masaya yatırdık…

Sisteminizi nasıl tanımlarsınız?

En basit tanımıyla adMingle kullanıcıların sosyal ağlarda geçirdiği süreyi, kullanıcıya kazanç, reklam verenlere de kullanıcılar ile etkileşim imkanı sağlayan yeni nesil bir reklam platformu.

Bunu yaparken de markalara kendi kurduğu hesaplar üstünden değil, gerçekten bu markaları kullanan kişilerin gerçek paylaşımlarıyla kendini ifade etme fırsatı tanıyor. Markalar kendilerini veya hizmetlerini daha iyi anlatabilmek için yaptıkları planlara adMingle’ı  kendilerine en uygun şekilde dahil ediyorlar ve birbirinden farklı kişisel reklam seçeneğinden bir veya bir kaçını seçerek kullanıcıların marka adına etkileşime geçmesini sağlıyorlar.

Kullanıcıların mesajı gerçekten verdiğini nasıl takip ediyorsunuz?

adMingle’ı ilk gününden beri konumlandırma şeklimiz marka ve sosyal medya kullanıcısının bizim adlandırdığımız ismiyle nanoPublisher’ın mümkün olan en yüksek eşleşmeyi gerçekleştirmelerini sağlaması.

Bunun için yıllardır geliştirdiğimiz teknolojileri kullanıyoruz. Mesajı iletecek her kullanıcı için sistem kullanıcının bugüne kadar yaptığı paylaşımları inceliyor ve marka ile uyumluluğunu belirleyen bir kategorilendirilme hesaplama algoritması çalıştırıyor. Her kullanıcının sosyal medya etkileşim haritasını çıkartıyor ve bunu sosyal medyanın ölçümlenebilirliği ve raporlanabilirliğini biraraya getirerek sunuyor. Bu arada kullanıcıların tüm ağlarda ki paylaşımları da sistemimiz tarafından titizlikle takip ediliyor. Böylece alakasız mesajlar yazarak para kazanmanın ve markayla etkileşim sağlanamamasının da önüne geçilmiş olunuyor.

Kimler bu sisteme dahil olabiliyor?

Biz kullanıcıları; nano publisher yani sıradan kullanıcılar, internet ünlüleri ve sanatçılar, oyuncular, kanaat önderleri gibi gerçek dünya ünlüleri olarak üç ayrı kategoride sınıflandırdık. Hukuki şartlar dışında özel bir sınırlamamız yok. Herkes internet sitemize girerek bize üye olabilir ve hemen yayıncılığa başlayabilir. Twitter, Facebook, Google Plus, Blogspot, Tumblr, LinkedIn, Whatsapp gibi mecralarda yaptıkları paylaşımlarla para kazanmaları mümkün.

Sosyal medyadakiler ne kadar para kazanabiliyorlar?

Kazanabilecekleri ücret; kullanıcının sahip olduğu kitlenin niteliğine ve niceliğine göre değiştiği gibi yazdığı mesajın etkinliğine aynı zamanda markanın sosyal medyayı konumlandırmasına göre de değişebiliyor. Gençler için okul masraflarına katkı olabilecek nitelikte kazanmak mümkünken  İnternet yıldızları için gerçekten de yaşamlarını sürdürebilecek gelir elde etmeleri mümkün.

Markaların istedikleri sonucu alabiliyor mu?

Kullanıcılar teknolojiden modaya, müzikten finansa kadar çok geniş bir yelpazede çeşitlendirilebiliyor. Bunun yanında verilecek mesaja göre bireysel ve özelleştirilebilen filtrelemeler de seçebiliyorlar. Markalar kendilerini temsil etmelerini istedikleri kitleyi seçip mesajın yayılması sürecini de anlık olarak takip edebiliyorlar. Geri dönüşlerini takip edebiliyorlar. Sanal bir dünyada hayali bir yaşam sürmüyoruz. Ölçümlenebilir ve sonuçları tamamen gerçek olan bir sanal dünyada günlerimizi harcıyoruz. Sağladığımız ölçümleme algoritmaları ile markaların istedikleri sonuçları hatta fazlasını aldıklarına emin olabilirsiniz.

Bu bakış açısıyla markalar diğer mecralara verdikleri reklamların da ötesinde bir başarıyla hedef kitlesine ulaştığını söyleyebiliriz.

Cumhurbaşkanı internetle bağımsız olur

/

basinÜlke yepyeni bir seçim sürecine giriyor. Şimdiye kadar vekillerin seçtiği cumhurbaşkanını biz halk olarak seçeceğiz. Aynı ABD’de olduğu gibi. Bu yüzden de ABD’nin konuyla ilgili kanunlarını kendimize adapte ettik. Mesela cumhurbaşkanı adayları partilerin korumasında olmayacak. Kişilerin bağışlarıyla kampanya yapacak.

Para niçin gerekiyor? Elbette fikirlerini halkla daha etkin yollardan paylaşabilmek için. Kim olduğunu, ne yapmak istediğini, neden diğerine oy verilmemesi gerektiğini anlatabilmek için. Bu konuda ülkemizde bariz bir haksızlık var çünkü adaylardan biri fiilen başbakanlık görevini sürdürüyor. Bu ne demek? Uçağa para vermiyor, mekanlara para vermiyor, korumaya para vermiyor, iletişime para vermiyor. Bu şartlarla diğer adayları eşitleyebilmeniz için kaba bir hesapla milyonlarca dolar gerekecek. Paranın kaynağı elbette adayın gelecekteki bağımsızlığını da garanti altına alacak. ABD başkanlık seçimi filmlerinde buna hep rastlamıyor muyuz?

Bunun için kullanılması gereken tek bir platform var, o da internet. Çünkü internette geniş kitlelere ulaşabiliyorsunuz. Çünkü internetten para toplayabiliyorsunuz. Örneğin bir kişiden 10 milyon TL almak yerine (komik olmayın bağış limiti 10 bin TL olabilir demokrasilerde ayakkabı kutuları da dahil olmak üzere mutlaka bunun bir çözümü vardır) 10 milyon kişiden birer TL almak bağımsızlığı garanti altına alır.

Bunun dışında basının büyük bir bölümünün hipnotize edilmiş olma durumu var: Başbakan cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklayacağı zaman herkes büyülenmiş bir şekilde onun söyleyeceklerine kilitleniyor. Onun söylediklerini söylediği şeyiyle manşete alıyor. Nedenini tahmin etmek güç değil ama doğru kelimelerle dile getirmesi güç.

Basın gücünü ele geçirmek için yapılması gereken en önemli şey internet ve sosyal medya imkanlarını etkin bir biçimde kullanmak. Hem insanlara fikirlerinizi etkileşimli bir şekilde anlatabilirsiniz hem onların sorularını yanıtlayabilirsiniz hem de size karşı olanların kimler olduğunu görüp onları bizzat sizinle taraf olmaya itebilirsiniz.

Sosyal medyanın en önemli gücü de günümüzde konvansiyonel medyayı desteklemesi. Siz bir kanala çıkarak ortalığı yıkarsanız o kanalın rakipleri sizin haberinizi görmek istemeyebilir. Ama siz sosyal medyada aynı şeyi söylerseniz basının tamamına yakını sizin iletişiminizi kullanmaya yatkın olacaktır.

Özetle… Eğer fiili bir başbakana karşı cumhurbaşkanlığı yarışına giriyorsanız… Kesinlikle internet sizi özgürleştirir, bağımsızlaştırır. Bakalım adaylar bunu görebilecek mi.

Türkiye’nin Ekmeleddin kelimesi ile imtihanı

/

ekmeleddin-ihsanogluCHP bir cumhurbaşkanı adayı belirledi. Adı Ekmeleddin İhsanoğlu. Zor bir aday. Halka anlatmak için çok geniş zamanları ve mevcut başbakanın imkanları yok elde. Bu yazı olayı siyasi pencereden değil tamamen iletişimsel olarak incelemeye yöneliktir.

Destekçi partiler ve bizzat adayı bekleyen 30 propaganda gününde yaşanması muhtemel zorlukları dile getirmek için yazılmıştır. Maddelerle ilerleyelim:

  • Google’da şu anda Ekmeleddin yerine Eklemeddin yazılmış 1 milyon 560 bin internet sayfası var.
  • Yanlış yazımı genelde gazeteler ve hatta haber ajansları yapmış. Örneğin Doğan Haber Ajansı yanlış isimle haber geçmiş. Hatta bizzat CHP çizgisindeki Cumhuriyet gazetesi bu ismi yanlış yazıp çağırınca Google sonucu getiren yayın organlarından sadece ikisi.
  • Haydi bunları harf kayması olarak geçiştirelim. Google’a sorduğumuzda yaklaşık 8 bin 570 site “Ekmeleddin İslamoğlu” sonucunu getiriyor. İnsanlar onu islami görüşleriyle öylesine bağdaştırmış ki soyadını İhsanoğlu’ndan İslamoğlu’da çevirmişler.
  • Haberlerin içinde Ekmeleddin İhsanoğlu yazsa da yalnızca İslamoğlu yazanları getir deyince bu haberler geliyor. Yani bazı haberlerde editörler hatalarının farkına varıp düzeltme yapmışlar. Ama yine de Google onları bu şekilde getiriyor (Google’ın bunu mu demek istediniz özelliği kapatılarak arama yapılmıştır yani sonuçlar kesindir)
  • Bunu düzeltmenin yolu nedir? Bu ismi ezberletmeye çalışmak. Bunun en kolay yolu popüler şarkı ve benzeri aktiviteleri çevirmek olabilir. Ama bu isme kafiye uydurmak işin üstünde çalışanları ciddi biçimde zorlayabilir.
  • Sosyal medya aramalarına girildiğinde ismin yanlış yazımı inanılmaz derecede artıyor. Sosyal medya varlığı çok güçlendirilmeli.
  • Şu anda birbirine çok benzeyen 3 farklı hesap, üstünde onaylı ibaresi olmadan hayatını sürdürüyor. Hesapları bir araya getirmek bile becerilememiş. Hangisinin doğru olduğunu bilmediğimden üçünü birden takip ediyorum.
  • Hesaplar acemice birkaç saatte bir 3-4 mesaj atımıyla yaşatılmaya çalışılıyor. Sosyal medya resmen kaybedilmiş

Bütün bunlar gençlerin etkin kullandığı internette bu adayın tutunamayacağının önemli göstergeleri. Adım atmak için hala geç değil. Ama belli ki mevcut stratejiyi çizenler çok kuvvetli değiller…

Twitter’ın esas kapanması gereken tarafları

/

tacikalkavanTwitter paralel yapıyla paralel gidiyor, istemediğimiz haberleri yayıyor diyordu ülkenin yönetim erki. Bunun için kapatmak istiyorlardı. Biz de Twitter’ın her tarafını değil sadece çirkinliklerini kapatın diyorduk. Dediğimin arkasındayım. Twitter’ın bazı taraflarını, bazı insanları kapatma taraftarıyım.

Biz Twitter ortamını elimizde kalan son kendini ifade ortamı olarak eserleyip beserlerken bir takım aklıevveller burada kendilerini fikirleriyle değil, halkın bir kısmını küçümseyip aşağılayarak kullanıyor, bizim bu alanda varlık sebebimizi sıfırlıyorlar.

Ne yapmış O.O. isimli bir şahıs? Birinin resmini bulmuş, resimde 1980’lerin modası saç ve bıyığa sahip bir abi. Bunun üstünden adamla dalga geçmeye başlamış, onun ismiyle kendine bir karakter yaratmış. Binlerce insan da “ehi ehi ne güzel dalga geçiyo leee” diyerek onu takip etmiş.

Aman ne güzel yaptınız dalga geçtiniz bak kocaman 300 bin kişi de oldunuz orada. Fenomen oldunuz. Hayata katkınız ne? Ben göremedim, benim yetersizliğimdendir belki de.

Bir adamı saç ve bıyık şekli yüzünden karikatürize etmek, aşağı görüp dalga geçmek… Yiyorsa başbakanınıza yapsanıza bunu? Yer mi? Haydi yapma başbakana, şirketlerden birine yap? Patronlardan birine yap? Kendini savunabilecek adamlara yap?

Ne kadar elit olmak lazım halkla dalga geçmek için? Ne kadar elit O.O. isimli arkadaş?

1 Mayıs’tan nefretin gerçek sebepleri

/

donerBu sorunun cevabı olarak peki çıkmasalardı ne olurdu diyenler hemen buradan çıkabilirler. Burası onlara göre değil. Maazallah yel girer…

İlk kez 1856 yılında Avusturalya’da ayağa kalktı işçiler 8 saatlik insan gibi bir çalışma düzeni için. Bundan 30 yıl sonra, 1 Mayıs 1886’da, o zamanın Amerikası’nda, Şikago’da ayaklandılar. 500 bin kişi yürüdü yazılanlara bakılırsa. Fransa’da 1889’da bir işçinin önerisiyle kutlanması önerildi ve resmi olarak kabul edildi.

Ülkenin kurucusu, Mustafa Kemal, daha cumhuriyeti kurmadan, 1923 yılında 1 Mayıs’ı gündemine aldı ve resmi olarak kutladı.

Ben işin tarihi tarafında değil biraz günümüz tarafındayım. Söylemek istediklerimi maddelerle anlatayım:

  • 1 Mayıs’ın kutlanmasından yana derdi yok ülkenin yönetim erkinin. Taksim’de ve Kızılay’da kutlanmasından yana derdi var. Çünkü Taksim’in temsil ettiği değerlere gıcık oluyorlar. Oranın hafıza kayıtlarını değiştirmek istiyorlar. Artık sol tandansın değil kuracakları ibadethanelerle Taksim’i başka tarafa götürmek istiyorlar. O yüzden de süreli tazelenen 1 Mayıs kutlamalarından nefret ediyorlar.
  • Asla sahip olamayacakları maddi çıkarların dışındaki birliktelikler de onları çok sinirlendiriyor. Yüzde 50’nin üstünde oy almayı başaran, neredeyse 81 ilden birinci parti çıkan parti; kumanya, bedava bilet ve cep harçlıklığı söylentilerinin ötesine geçemiyor adam toplamak için… Bunun yanında 3 tane ağaç veya bundan 37 yıl önceki hatıralar için milyonların oraya akmasından nefret ediyorlar.
  • Onlar insanları yaradandan ötürü seviyorlar. Ama diğer taraftaki insanlar sadece insan olduğu için birbiriyle yan yana duruyor. Ben herkese karşı hoşgörülüyüm diyen adam ertesi gün fikirlerine katılmadığı adamı ateist alevi olarak niteliyor ama diğer tarafta inanmayanlar ellerindeki son parayla çok da peşinden koşmadıkları bir inanca sahip insanlara iftar sofrasına oturup onlara saygı duyuyorlar.
  • Fikir birliği olan insanlarla bir türlü başa çıkamıyorlar. Çünkü partinin içinde en kol kola duranlar arasında bile çıkar dışında bir birlik yok. Biraz ayağına basılan milletvekili ortaya çıkıp çemkirebiliyor. Ama fikir birliği olan adam yanındakine selam diyerek çantasındaki limonu, elindeki maskeyi, üstündeki hırkayı paylaşabiliyor. Gıcık oluyorlar buna.
  • Her şeyin ötesinde; ortak düşmanla büyümeyi hedefleyecek kadar vizyonsuz, askerden hocaya kadar herkesi korkunç düşman ilan eden adamların düşman diyebileceği bir şey kalmadı. Ama aynı bakış açısıyla kendileri, oylanca azametleriyle ortak düşman haline dönüştüler. Çirkinleştiler. Kimse sevmiyor onları artık. Biraz çıkar birlikteliği sona erse, muhtemelen tekme atanları çok olur. İşte bu yüzden de insanların yan yana gelmesini hiç mi hiç istemiyorlar.

Polisleri halkın üstüne salmak, o güne özel yeni can acıtıcı silahlar ve duvarlar icat etmek; gırtlağını sıksanız bir dönem daha idare eder sizi. 2 Mayıs’ta meydana çıkmak isteyen olursa ne yapacaksınız? Dünyanın en çirkin mekanı haline getirdiğiniz betonlaştırılmış Taksim’i başka kimlere taksim edebileceksiniz?

Bence yol yakınken dönün bu saçmalıktan…

Yüzde 40’ın üstünde oy alan diğerleri

Coburg, "Deutscher Tag", NSDAP-Delegation

 

Tarihimizde yüzde 40 üstünde oy alıp bu iktidar desteğiyle olmaz denen diktatörlüğe kimler gitti diye kısa bir araştırma yaptım. Bakın karşıma kimler çıktı: Naziler!

Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin üye sayısı 1923 yılına gelindiğinde çok artmıştı. Üye sayısının artışıyla birlikte parti merkezinin bulunduğu Münih’le beraber Bavyera eyaletinin yönetimini ele geçirmek isteyen Hitler, partinin silahlı kanadı olan Sturmabteilung örgütü ve sivil nasyonal sosyalistlerle beraber ayaklanma çıkardı. Bu ayaklanmayı I. Dünya Savaşı’nda görev yapmış eski bir komutan olan Erich Ludendorff da destekledi. Tarihe “Birahane Darbesi” olarak geçen bu darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı ve Hitler 5 yıl hapis cezası aldı. 5 yıl ceza almasına rağmen 9 ay hapis yattı ve bu süre zarfında kendi hayatını anlattığı, siyasî düşüncelerini açıkladığı ve nasyonal sosyalizmin doktrini niteliğindeki “Kavgam” (Mein Kampf) kitabını yazdı. Bu kitap, partinin bundan sonraki faaliyetlerine yön verdi. Hapisteyken kendisinin en sadık destekçilerinden olan Rudolf Hess ile tanıştı.

Adolf Hitler, 1924 Kasımında serbest bırakıldı. İzleyen yıllarda, tartışmasız liderliğinde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ni yeniden kurdu ve organize etti. Yeni NSDAP artık yarı askerî bir organizasyon değildi ve zorla güç elde etmeyi reddediyordu. Ne olursa olsun, ekonomik ve politik durum dengelenmişti ve aşırıcılığın yükselmesi zayıflamıştı. Bu sebeple daha fazla devrim macerasına ihtimal verilmiyordu. 1925’te parti Hitler tarafından atanan “liderlik kolordusu” ve “genel üyelik” olarak ikiye ayrıldı. Parti ve Sturmabteilung (SA) ayrı tutuldu. Partinin yasal yönüne vurgu yapıldı. Bunun bir işareti olarak, parti kadınları kabul etmeye başladı. SA ve Schutzstaffel (SS) destek grubu olarak tanımlandılar ve bu grubun tüm üyeleri ilk düzenli parti üyeleri oldular.

Parti, yerel örgütlenmelere önem verdi ve Gauleiter sistemiyle birlikte, Almanya’da idari birimler açtı. Almanya’da 98 tane, Avusturya’da ise 7 tane Gau, yani yerel NSDAP birimi vardı. Bu yerel birimlerden Çekoslovakya’daki Almanların yaşadığı Südetland’a, Polonya’da Almanların yoğunlukta olduğu Danzig’e ve Fransız işgali altındaki Saar Havzası’na da kurulmuştu. Parti, 1924 ve 1929 yılları arasında seçimlerde başarısız oldu, ancak kitlesel gösteriler ve politik duruştan dolayı önem kaybetmediler. Hitler’in 1920’li yılların ikinci yarısındaki politik faaliyetleri hız kesmeden devam ediyordu ki, ismi tüm Almanya’da duyulmuştu. Popülaritesinin artmasıyla birlikte Alman siyasetinin önemli figürlerinden birisi haline gelmişti. 1918 yenilgisi sonucu onuru kırılan ve bu utanç verici yenilgiyi hazmedemeyen milyonlarca Alman’a, 1919’da dış güçlerin baskısı altında kurulan yeni aciz devletten memnun olmayanlara, anti-Marksist Alman emekçilerine, iş ve ekmek isteyen yurttaşlara büyük bir Almanya vaat ediyordu. Hitler, politik fikirlerini ilk olarak, insanların kolayca toplanacağı bir mekan olan barlarda, daha sonraları ise daha büyük toplantı salonlarında halka açıklamaya başlamıştı. En nihayetinde, daha çok insana hitap etmek için meydanlarda geniş çaplı mitingler yapma fırsatını bulmuştu. Onun fikirleri çoğu insana ümit veriyordu, sözlerinde “Alman halkı için” ifadesi eksik olmuyordu. “Eğer haklarımızda ısrar etmezsek hiçbir anlayış mümkün olmayacaktır” diyen Hitler, zaman içerisinde, kitleleri Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin saflarında birleştiriyordu, parti tabanını ulusal pozisyonda, Yahudi karşıtı ve yurtsever görüşe sahip ve biraz daha otoriter bir yönetimden yana olan insanlar oluşturuyordu.

NSDAP, 14 Eylül 1930 seçimlerinde % 18.3 oy ile Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nden sonra ikinci büyük parti oldu. Hitler’in oyları Katoliklerden daha fazla Protestanlardan, şehirlerden daha fazla kırsal bölge ve kasabalardan, işçilerden daha fazla orta ve üst kesimden geldi.

Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi 14 Eylül 1930 seçimlerinde ilk büyük seçim başarısını elde ederek parlamentoda bulunan milletvekili sayısını 12’den 107’ye çıkardı ve çoğunluğu sağladılar. Parti, 31 Temmuz 1932’de yapılan genel seçimlerde kendi çapında en büyük ikinci oy oranını elde etti. Seçim sonuçlarından yine parlamentoda çoğunluğu sağlayabilen bir parti çıkmamıştı. Toplam oyların % 37.4’ünü alan Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi, parlamentoda çoğunluğu sağlayamamakla birlikte en çok sandalye sayısına sahip partiydi. 1919’dan beri yıllar boyunca siyasal bir istikrar sağlanamıyordu, hükûmeti kurması için atanan başbakanların görev süresi birkaç ay veyahut 1 yıl sürüyordu. Siyasal istikrarsızlığı çözecek tek liderin Hitler olduğu sonucuna varan bazı milliyetçi önderler, onu denetleyebileceklerini düşünerek şansölye (başbakan) olmasında anlaştılar. Böylece Alman Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, 30 Ocak 1933 tarihinde Hitler’i Reichskanzler (İmparatorluk Şansölyesi) olarak atadı. Birkaç ay sonra yapılan 5 Mart 1933 seçimlerinde ise Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi oyların % 43.9’unu aldı ve iktidarda kalmaları kesinleşti. Almanya’nın ikinci en büyük partisi % 18.3 oy oranı ile Almanya Sosyal Demokrat Partisi, üçüncü parti ise % 12.3 oy oranı ile Almanya Komünist Partisi oldu.

— NSDAP’nin seçimlerdeki durumu —
Tarih Oy Yüzde Reichstag’daki sandalye sayısı
4 Mayıs 1924 1,918.3 6.5 32
7 Aralık 1924 907.3 3.0 14
20 Mayıs 1928 810.1 2.6 12
14 Eylül 1930 6,409.6 18.3 107
31 Temmuz 1932 13,745.8 37.4 230
6 Kasım 1932 11,737.0 33.1 196
5 Mart 1933 17,277.0 43.9 288

Dünyayı II. Dünya Savaşı’na sokan ekip 17.3  milyon Alman vatandaşının oylarıyla geldi. O zamanki ülke nüfusunun yüzde 43.9’unu oluşturuyordu.

Twitter kimin hizasına geliyor?

/

besir atalayKafayı Twitter’a takan hükümet, uzun aylar boyunca burada yazanların evlerine baskınlar yaptı, topyekün kapatmalar uyguladı, şirketi aşağıladı, şirketin açılması emrini veren mahkemelere saygı duymayı kesti.

En sonuda Twitter hibrit bir karar alarak dünyanın en saçma engellemelerinden birini gerçekleştirdi: Bizim kafayı taktığımız adreslere bizim hükümetin buzlama adını verdiği bir kapatma uygulandı. Buzlama bizim dizileren alıştığımız, ekranın dörtte üçünü reklam, sigara ve memeden arındıran yöntem. Twitter uygulamasında ekrana yazı çıkıp “bu hesap Türkiye’den görüntülenememektedir” deniyor.

Neden bu engellemenin hibrit olarak tanımlıyorum? Çünkü engelleme sadece Türkiye ile sınırlı. Yani dünyanın her yerindeki insanlar bunu görebiliyorlar. Ayrıca VPN kullanan bir kişi yine bu verilere ulaşıyor. Ama işi en komiği, hiç VPN filan kullanmasanız da “ben şu anda Angola’dayım” deseniz Twitter’a… Yine görüyorsunuz bu adamların hesaplarını.

Aslına bakacak olursanız hükümetle Twitter arasında yaşanan üriner yarışın bizim tarafı keklemeye, kandırmaya yönelik bir sonucu bu içerik buzlama…

İşin daha acınası tarafı ise bizim hükümet yetkilileri bunun gazına geldi: Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, “Şimdi Twitter hizaya geliyor. Esasen bunu diğer ülkelerde uyguluyordu, bundan sonra ülkemizde de hiçbir sorun olmayacak”  dedi. Ne sandıysa artık buzlanmayı?

Zaten yasaklara ilişkin hükümetin özgürlük alanını genişletmeye çalıştığını söylemesi, bir süreliğine tatile gitmesi gerekliliğini net bir biçimde ortaya koyuyor.

Soru şu: Twitter kimin hizasına geliyor? Hükümetin değil o kesin…